|
AH ŞU KAVRAMLAR...
Atalay GİRGİN*
Tarihsiz bir kavram, kavramsız bir
tarih yoktur. Tarihi yapan da insandır, kavramları yapan da...
Düşünmenin, düşüncelerini ifade
etmenin, temel birimleri olan kavramlar, "nesne ve olayların zihindeki tasarımı"
olarak tanımlanmaktadır. Her durumda ve her kavram için geçerli midir bu? Dahası
hangi nesnenin, hangi olayın, kimin zihnindeki tasarımı?
Özellikle ikinci soruyu düşündüğümde,
-tüm kavramlar için olmasa da-, bazı kavramların, insanın düşünce ve söylemini
belirleyen, bakış açısını yönlendiren, hatta kendi bulunduğu yeri bile
yanılsamalı bir biçimde kavramasına neden olan siyasal ve ideolojik bir nitelik
taşıdığı sonucuna varıyorum. Hele hele tanık olduğum bazı konuşmalar ve
başkalarından dinlediğim olay aktarımları ya da okuduğum bazı yazılar, bu
düşüncemin doğru olduğu kanaatini daha da güçlendiriyor.
Bu durumda, yaptığı kavramları, olay
ve nesnelerin bir tasarımı, gerçekliği düşünmenin ve anlamlandırmanın temel
birimleri olarak, ötekinin bilincinde var edebilen insan, en azından düşünüş ve
söylem düzeyinde, siyasal ve ideolojik anlamda egemenliğini sağlamış demektir.
Bu niteliğe haiz kavramlarla düşünenler ise, söz konusu egemenliğin ya
"ideolojik esirleri" ya da onun bilinçli hizmetkarlarıdır.
Kavramların siyasal
ve ideolojik karakterini ve işlevini düşünüşüm yeni değil elbette... Her kavram
için değilse de birçoğu üzerine kafa yorduğum oldu geçmişte. Bu yazıyı yazmama
neden olan kavram üzerine de düşünüp geçmiştim. Ancak son zamanlardaki bazı
tanıklıklarım, tepkimi ifade etmeye yöneltti beni...
Bu hangi kavram mı? Ortadoğu...
Ortadoğu; hem yön hem de yer
bildiren, coğrafi bir bölgenin adı olarak telaffuz edilen bir kavramdır. İyi de
kimin bakışına göre, kime göre bir coğrafi bölgenin adıdır bu? Kim, neye göre
belirlemiştir bunu? Nereden bakmıştır?
Söz konusu bölgeyi, nerede olursa olsun,
"Ortadoğu" kavramıyla düşünen, söyleyen, yazan biri kimin bakışıyla, nereden
algılamakta ve anlamlandırmaktadır gerçekliği?
Örneğin şöyle sorsam : Türkiye'de
yaşayan bir insan için "Ortadoğu", yön ya da coğrafi anlamda neresidir? Ya da
İran'da, Kazakistan'da, Hindistan'da yaşayan biri için... Böylesi bir belirleme,
bulunulan yerden hareketle "doğu" olarak nitelenen en uzak yere, bölgeye göre
yapılır ve ikisi arasındaki bir yerin adı olabilir bu...
Ama ne yazık ki
insanlar, bulundukları yere, duruma bakmaksızın, Türkiye'de de yaşasa, başka bir
yerde de, "Ortadoğu"dan söz ettiklerinde kendi ortadoğularını düşünmüyorlar.
Onlara, bu kavramı yapıp verenlerin "Ortadoğu"sunu düşünüyorlar. Gerçekliği,
onların bulunduğu yerden, kendilerine göre yaptıkları anlamlandırmayla
algılıyorlar. Ki bu kavram, "Avrupa mezkezci" siyasal ve ideolojik bir anlayışın
ifadesidir. Bundan dolayıdır ki kendi bulunduğu, yaşadığı bir bölgeden bile,
"Ortadoğu" olarak söz eden bir insan, ne denli karşı olduğunu ileri sürse de,
düşünmesinin, gerçekliği algılama ve anlamlandırmasının temel birimleri olan
kavramlarıyla, siyasal ve ideolojik olarak teslim olmuştur, insanın insanı
sömürüsüne dayanan kapitalizme, emperyalizme ve onun egemen sınıflarına... Önce
egemenin, siyasal ve ideolojik kavramlarıyla düşünmekten kurtulmak gerek,
tutarlı bir karşı oluş için... Yoksa, laf-ı güzâftan öte bir değeri olmaz, karşı
çıkışın...
Sözün özü : Her
kavram zenginleştirmez insanı... Bazıları teslim alır, farkına bile varmadan...
Seçmeyi bilmek gerek, özellikle de kavramları..
*Ankara Gölbaşı
Lisesi Felsefe Öğretmeni;
atalaygirgin@yahoo.com
************************************************************
ÖZGÜRLÜK
Atalay GİRGİN*
I
Özgürlük var mıdır? Eğer varsa, özgürlük nedir? Eğer yoksa,
özgürlük talebinin anlamı nedir?
Özgürlük, insanın bilincinden
bağımsız olarak varolan herhangi bir gerçek varlığa ya da onun gerçekliğine
delalet eden bir kavram değildir. Yani insanın düşüncesinin, bilincinin dışında
ne bir varlığa ne de bir gerçekliğe dayanır. Düşünsel bir kavram olarak,
yalnızca düşünsel bir varoluşa sahiptir.
Özgürlük, her çağda, her toplumda,
insanların bulundukları yere, bireysel ya da toplumsal istek, özlem ve
ihtiyaçlarına, eylemlerinin ya da eyleme girişimlerinin karşısına çıkan
engellere göre, yerli yersiz telaffuz ettikleri kavramlardan biridir.
Toplumsal eşitsizliğin veri olduğu,
egemenlerin ve tabii olanların varolduğu hiçbir çağda ve hiçbir toplumda, herkes
için geçerli evrensel bir özgürlük yoktur. Herkesin kendisine göre bir anlam
yükleyebildiği, içerisinde yaşadığı koşullarda kendisine göre
‘somutlayabildiği’ kavramlardan biridir özgürlük. Ki bu noktada, genelliği ve
mutlaklığından değil, göreliliğinden söz edilebilir özgürlük denilen bir
halin...
O, telaffuz edilişi ya da okunuşuyla
çağrıştırdığı sınırsızlık ve engellenemezlik anlamına rağmen, ancak belirli bir
zaman ve mekan koşullarında, bunun fiili ve potansiyel olanakları temelinde
ileri sürülen kabullerle belirlenip algılanır kılınabilir. Bu ise, kavramın
çağrışımsal anlamı ile daha başlangıçta kurulan, ortaya çıkan bir çelişkidir.
Çünkü, hem zamanın ve mekanın belirliliği, hem bunun olanaklarının sınırlılığı,
hem de ileri sürülen kabuller, bir sınırsızlık ve engellenemezlik çağrışımı
yapan özgürlük’e bir sınır çizer. Her sınır bir engellemedir. Bir soyutlama
düzleminde düşünürsek, özgürlük ve sınır, ikisi bir arada olamayacak ya da
olmaması gereken kavramlardır.
Bunun yanı sıra, her anlam ve her değer
de özgürlük’e sınır çizer. Keza, bireyin karşılaştığı herhangi bir durum
karşısında yapmayı ya da yapmamayı seçtiği eylemler de... Burada bir sorumluluk
peydah olur. Sorumluluk’un peşi sıra ise, müeyyideler; bedel ya da ödül...
Anlam, değer, sorumluluk, bedel, ödül, ister bireysel nitelikli olsun, isterse
toplumsal, özgürlük’e çizilen sınırlardır.
Bunlar düşünüldüğünde ise, özgürlük
anlamın ve değerin yokluğudur. Anlamın ve değerin yokluk hali ise
insansızlıktır. Çünkü insan, anlam ve değer üreten, dahası bunlarla varolan bir
varlıktır.
Bu noktada özgürlük, çağrıştırdıklarının
aksine, bir sınırlılık, sınırlanmışlık hali olarak anlam kazanır; bireysel ve
toplumsal düzeyde... Bu ise kendini bir nakzediştir.
Bunun aşılması gerek ama bunun öncesinde
bir ara söz: Özgürlük, insanın ve insanlığın en güzel sayıklamalarından, en
güzel düşleri ve rüyalarından biridir. Bunları güzel kılan ise sonunda
uyanılabilmesidir. Sonuna uyanışla varılamayan, hiçbir rüya, hiçbir düş ya da
hiçbir sayıklama güzel sıfatını kazanamaz... Özgürlük’ü, ne denli ulaşılmaz
olursa olsun, güzel kılan da bu olsa gerek...
II
‘ÖZGÜRLÜK TALEBİ’NİN NELİĞİ
Özgürlük talep edilemez.
Eğer bir şey talep edilebiliyorsa, bir ya
da bir kaç talebe veyahut da bir talepler manzumesine indirgenebiliyorsa, o şey
asla özgürlük olamaz. Çünkü her talep, en az iki muhatabı gerektirir : Talep
eden ve kendisinden talepte bulunulan. Bunlardan biri egemendir, diğeri tabi
olan ya da biri iktidardır, biçimlendirendir, diğeri yönetilendir,
biçimlendirilmesi gerekendir.
Birinden bir şey istemek, onun
egemenliğini, iktidarını tanımak demektir. Ki iktidar ve özgürlük, kavramların
neliği açısından, bir araya gelemeyecek denli karşıttır ve dışlar, yadsır
birbirini. Bundan dolayı da hiçbir iktidar mücadelesi, özgürlük mücadelesi
değildir.
Hangi çağda, hangi toplumda olursa olsun,
tarihsel ve toplumsal anlamda, insanın ya da bir soyutlama düzleminde
insanlığın, bireysel ve toplumsal vicdanın kabul edilemez olarak algıladığı
eşitsizliğe, haksızlığa ve adaletsizliğe karşı yükselttiği çığlığın ve koşullar
değişmediği sürece, bıkmadan usanmadan yinelediği sayıklamanın adı olagelmiştir,
özgürlük. Koşullar değişmeye, haksızlığın tescili olan haklar biçimsel ifadeye
bürünmeye başladıkça da, çığlık dinmeye, sayıklama tükenmeye yüz tutar, her
geçen gün... Çünkü yaşam ve yaşamın gerçekliği galebe çalmaya başlar.
Oysa bu hem kavramın yarattığı
çağrışıma hem de bununla koşutluk içeren neliğine uygun değildir. Aksine bir
yanılsama vardır ortada. Ama bu yanılsama, eşitsizliğe, haksızlığa ve
adaletsizliğe karşı yükseltilen çığlığın içeriğinden değil, bu çığlığa verilen
addan kaynaklanır.
Dahası, bir adım daha atarak şunu
söylemek gerek : Bu, bir şeyin adını telaffuz etmekle ya da bir adın, bir
kavramın varlığı ile onu gerçeklik addetme yanılsamasından kaynaklanır. Oysa her
adın ya da her kavramın bir gerçekliği yoktur. Tıpkı Anka Kuşu gibi... Tıpkı Tek
Boynuzlu At gibi...
Velhasıl tıpkı özgürlük gibi... Tıpkı
‘özgürlük talebi’ gibi... Ama yine de en güzel sayıklamanız özgürlük olsun.
Rüyalarınız, hayalleriniz olsun ve sonunda da güzel diyebilmeniz için
uyanışlar...
******************************************
Eğitim ve Özgürlük
Atalay GİRGİN*
“Özgürlük” kavramı, geçmişten bugüne, insana özgü ve insanla anlamlanan,
insanla anlamlandırılan birçok etkinliğin ya da varlığın başına getirilerek
onların niteliği kılınmak istenir ya da kılındığı sanılır.
Birçok kavram çifti oluşturulur bu konuda, “özgür” ya da
“özgürlük” sözcüğüyle başlayan ya da biten. Örneğin; “özgür insan”, “özgür
eğitim”, “özgür vatan”, “özgür aşk”, “cinsel özgürlük”, “dinsel özgürlük”,
“siyasal özgürlük”, “ekonomik özgürlük”, “halklara özgürlük”, “başörtüsüne
özgürlük”, v.b. gibi. Bunların her biri nelikleri ve gerçeklikleri açısından
sorgulanmaya ve değerlendirilmeye muhtaçtır. Tıpkı “eğitim” ve “özgürlük”
kavramlarının ilişkisi gibi.
Başlıktan da anlaşılacağı üzere, bu yazıda ele alınacak olan da
eğitim ve özgürlük ilişkisinin kurulup kurulamayacağı; “özgür eğitim”in olup
olamayacağıdır. Elbette bu yapılırken, bu kavramlar ve onların nelikleri ve
gerçeklikleri temel hareket noktası olacaktır. Buradan hareketle, neliği ve
gerçekliği açısından “eğitim” kavramıyla başlayalım.
Eğitim
Eğitim, en genel haliyle
eğitim, hem neliği hem de gerçekliği olan bir kavramdır. Eğitimsiz insan
insansız eğitim yoktur. Nerede insan varsa orada eğitim ve nerede eğitim varsa
orada da insan vardır. Yani eğitim insandan, insan eğitimden ayrıştırılamaz. Bu
açıdan insan, eğitimin hem nesnesi hem de öznesidir; eğiten ve eğitilendir.
Eğitenin içerisinde bulunduğu, eğitilenin/eğitilecek olanın da içerisine
doğduğu, toplum, toplumsal yapı, tüm hareketliliğine ve değişkenliğine rağmen,
onların kendilerinden önce varolanlarca nesnelleştirilmiş olandır. İnsan
yavrusu, bu nesnelleştirilmiş olanın dışında “insan” olamaz. İnsan yavrusunun
insanlaşma serüveninin, doğduğu andan itibaren başladığı yegâne alandır bu...
İşte
bu alanda, en ilkel biçimiyle de olsa eğitim, “eğitileni eğitene benzetme”
etkinliği olarak gerçekleşir. Bir başka deyişle, eğitenin, bilinçli ya da
bilinçsizce, kendini en azından düşünce ve inanç düzeyinde eğitilende var kılma
etkinliğidir eğitim. Ki bu var kılma etkinliğinde, eğitenin, kendisinde
bulunmasından haz aldığı, değer atfettiği özelliklerin yanı sıra, kendisinde
bulunmayan ama olmasını istediği değer ve özellikleri eğitende oldurma çabası ve
yönelişi de içkindir. Bu boyutuyla eğitim, her toplumda anne babalarca, sistemli
ya da sistemsizce yürütülen; yeni doğan insan yavrusunu, hem yaşar kılma hem de
sosyalleştirme eylemliliği olarak gerçekleşir. İçeriğini, doğru olduğu kabul
edilen, dünde belirlenmiş olan bilgi, değer ve eylemler oluşturur. Amaç bunların
eğitilene kazandırılmasıdır.
Ancak bu etkinliğin, yani eğitimin, içerisinde gerçekleştiği toplumun
gelişmişliği ya da büyüklüğü hangi düzeyde olursa olsun, o toplumda bulunan,
ekonomik, sosyal, siyasal, askeri, dinsel, v.b farklı güç odakları ve kurumları
bunun içeriğini belirlemeye çalışırlar. Kendi istedikleri doğrultuda düşünen,
söyleyen ve eyleyen insanlar yetişmesidir amaç. İşte sistematik eğitim
etkinliği, bu amaç doğrultusunda, eğiteni, yani öğretmeni profesyonelleştirir.
Eğitenin profesyonelleştirilmesi, onun, hem kendini eğitilende
var kılma yönelişine son verilmesi hem de eğitimin içeriğini belirleme
yetkisinin elinden alınmasıdır. Artık eğiten, eğitileni kendine benzetmeye
çalışmakla değil; onu, egemen olanın istediği tarzda düşünen, söyleyen, eyleyen
birisi olarak yetiştirmekle yükümlüdür. Keza, eğitilenin neyi bilip bilmemesine,
neyi yapıp yapmamasına karar veren de egemendir.
Bu noktada, ister genel eğitim isterse toplumun egemenlerince
uygulanan sistematik eğitim olsun; her halükârda eğitim, eğitilene/eğitilecek
olana kazandırılacak ya da kazandırılmak istenen bilgi, değer ve davranışları
içerir. Eğitimin ve eğitenin başarısı da bunlardan ne kadarının eğitilende
gerçekleşip gerçekleşmediğiyle ölçülür. Öte yandan hem genel hem de sistematik
eğitimde içeriğin belirlenmesi, eğitilenden/ eğitilecek olandan bağımsızdır.
Hele sistematik eğitimde, eğiten de paranteze alınır. Kendilerinden bağımsız
belirlenen, dolayısıyla kendilerine dışsal kılınan amaç ya da amaçlar
doğrultusunda, eğiten ve eğitilen birbirlerine karşıt bir konumla, bazen
çatışarak, bazen eğlenerek, bazen katlanarak, zorlanarak, ortak bir etkinliği
gerçekleştirir. Çünkü, içerisinde yer aldıkları bu süreçte, eğitenin de
eğitilenin de zorunlulukları ve sorumlulukları vardır. Eğiten ve eğitilen olma
niteliklerini yitirmeyi, terk etmeyi ya da bu niteliklerin kendilerinden
alınmasını göze almadıkları sürece, zorunluluk ve sorumluluklardan kaçış yoktur.
Bu
zorunluluk ve sorumluluk koşullarında, eğitim, eğitilenin ya düşüncesini ya
bedenini ya da her ikisini birden eğitmeye, biçimlendirmeye yöneliktir. Sonuç
olarak bu biçimlendirme her koşulda, toplumun egemenlerinin genel ve özel
isteklerine, ihtiyaçlarına, yönelişlerine ve önceliklerine göre
gerçekleştirilir. Birey nezdinde de, mümkün olduğunca, “kasıtlı olarak ve
istendik bir biçimde”... Ama her daim de başkalarınca ve önceden belirlenmiş
olan, bilgi, değer ve eylemler doğrultusunda...
Özgürlük
Özgürlük, insanın bilincinden bağımsız olarak varolan herhangi bir
gerçek varlığa ya da onun gerçekliğine delalet eden bir kavram değildir. Bu
anlamda o, neliği olsa da, gerçekliği olmayan bir kavramdır. Yani insanın
düşüncesinin, bilincinin dışında ne bir varlığa ne de bir gerçekliğe dayanır.
Düşünsel bir kavram olarak, yalnızca düşünsel bir varoluşa sahiptir.
Özgürlük, her çağda, her toplumda, insanların bulundukları yere,
bireysel ya da toplumsal istek, özlem ve ihtiyaçlarına, eylemlerinin ya da
eyleme girişimlerinin karşısına çıkan engellere göre, yerli yersiz telaffuz
ettikleri kavramlardan biridir.
Toplumsal eşitsizliğin veri olduğu, egemenlerin ve tabii
olanların varolduğu hiçbir çağda ve hiçbir toplumda, herkes için geçerli
evrensel bir özgürlük yoktur. Herkesin kendisine göre bir anlam yükleyebildiği,
içerisinde yaşadığı koşullarda, kendi kabullerine dayalı olarak ve kendisine
göre ‘somutlayabildiği’ kavramlardan biridir özgürlük. Ki bu noktada, genelliği
ve mutlaklığından değil, göreliliğinden söz edilebilir özgürlük denilen bir
halin...
O, telaffuz edilişi ya da okunuşuyla çağrıştırdığı sınırsızlık ve
engellenemezlik anlamına rağmen, ancak belirli bir zaman ve mekan koşullarında,
bunun fiili ve potansiyel olanakları temelinde ileri sürülen kabullerle
belirlenip algılanır kılınabilir. Bu ise, kavramın çağrışımsal anlamı ile daha
başlangıçta kurulan, ortaya çıkan bir çelişkidir. Çünkü, hem zamanın ve mekanın
belirliliği, hem bunun olanaklarının sınırlılığı, hem de ileri sürülen kabuller,
bir sınırsızlık ve engellenemezlik çağrışımı yapan özgürlük’e bir sınır çizer.
Her sınır bir engellemedir. Bir soyutlama düzleminde düşünürsek, özgürlük ve
sınır, ikisi bir arada olamayacak ya da olmaması gereken kavramlardır.
Bunun yanı sıra, her anlam ve her değer de özgürlük’e sınır
çizer. Keza, bireyin karşılaştığı herhangi bir durum karşısında yapmayı ya da
yapmamayı seçtiği eylemler de... Burada bir sorumluluk peydah olur.
Sorumluluk’un peşi sıra ise, müeyyideler; bedel ya da ödül... Anlam, değer,
sorumluluk, bedel, ödül, ister bireysel nitelikli olsun, isterse toplumsal,
özgürlük’e çizilen sınırlardır.
Bunlar düşünüldüğünde ise, özgürlük anlamın ve değerin
yokluğudur. Anlamın ve değerin yokluk hali ise insansızlıktır. Çünkü insan,
anlam ve değer üreten, dahası bunlarla varolan bir varlıktır. Bu noktada
özgürlük, çağrıştırdıklarının aksine, bir sınırlılık, sınırlanmışlık hali olarak
anlam kazanır; bireysel ve toplumsal düzeyde... Bu ise kendini bir nakzediştir.
Sonuç
ğitim ve özgürlük, ikisi bir arada var olamayacak kavramlardır.
Birincisi, yani eğitim, en genel haliyle bile, hem neliğe hem de gerçekliğe haiz
bir kavram olarak; insanın, insan yavrusunu, insanlaştırmasının,
sosyalleştirmesinin; ona bilgi, değer ve davranış kazandırma etkinliğinin
adıdır. Hangi tarzda düzenlenmiş olursa olsun; hangi tarzda gerçekleştiriliyor
olursa olsun, her koşulda zorunlulukların ve sorumlulukların; sınırlılıkların ve
engellenmelerin alanıdır. Hem eğiten hem de eğitilen için geçerlidir bu...
Özgürlük ise bilincimizden bağımsız bir gerçekliğe sahip olmayışı
bir yana, neliği üzerinde bile anlaşılamayan bir kavramdır. Neliği açısından
taşıdığı, çağrıştırdığı, sınırlanamazlık ve engellenemezlik anlamı ise onu, salt
düşsel, düşünsel bir varoluşa mahkum kılmaktadır.
Dolayısıyla, eğitim isteyenin özgürlük, özgürlük isteyenin de
eğitim talebinin; hele hele “özgür eğitim” isteminin herhangi bir gerçekliği ve
hakikati yoktur. Daha doğru bir deyişle, bunun hakikati de gerçekliği de “Anka
Kuşu”nun ya da “Tek Boynuzlu At”ın gerçekliğinin hakikati kadardır. Ne fazla
ne de eksik... En azından bu yazı bağlamında da, daha ötesi laf-ı güzâftır...
*Ankara Gölbaşı Lisesi Felsefe Öğretmeni;
atalaygirgin@yahoo.c
***************************************
EĞİTİM VE ÖĞRETMEN
Atalay GİRGİN(*)
“Önce
ekmekler bozuldu”* diyor bir yazar; aynı adı taşıyan kitabında. Sormak
gerek: Ekmeklerin bozulması için, ekmekçilerin bozulması gerekmiyor mu
öncesinde? Ekmekçiler bozulmadan, nasıl bozulabilir ekmekler? Ya da sadece
bozulan ekmekler ve ekmekçiler midir? Yoksa günlük maişet derdi içerisinde
koşuşturan insanın, toplumsal bozulmanın farkına vardığı an sofrasındaki ekmekle
mi başlıyor? Hangisi?
Toplumsal çözülme ve kültürel çürümenin başladığı bir yerde,
hiçbir şey bunun etkisinden ari kalamaz. Yargıdan yasamaya, ekonomiden
bürokrasiye, dinden siyasete tüm toplumsal kurum ve ilişkiler büyüklükleri ve
etkileri oranında bunu yaşar; dahası yaygınlaştırıcısı ve meşrulaştırıcısı
haline gelir. Kurumsal olarak eğitim ve bunun asli bir unsuru olan öğretmen de
bu sürecin dışında değildir. Hatta varolanı ve sistemin egemenlerinin istediğini
yaygınlaştırma ve meşrulaştırma konusunda başat bir role
sahiptir. Genel bir kabul gören eğitim tanımı da bu başat
rolün altını çizer zaten. Der ki, “Eğitim, bireye, yaşantısı yoluyla ve
kasıtlı olarak istendik davranışlar kazandırma sürecidir”. Kimin görevidir
bu? Kim kazandırır davranışları bireye, yani öğrenciye?
Eğitimin işlevlerinden önce, bu tanıma sorular sormak gerek.
“Kasıtlı” ve “istendik davranışlar”ı kim ya da kimler belirler?
Bu “kasıtlı” ve “istendik davranışlar” kimin çıkarları doğrultusunda ve kime,
neye hizmet için belirlenir? Soruları daha fazla uzatmaya gerek yok. Yanıtı
belli soruların.
Elbette ki, bu davranışlar, toplumsal çözülmenin farkına
sofrasındaki ekmeğin bozulmasıyla varan, kadını-erkeğiyle işçisi, işsizi, yoksul
köylüsü ve küçük mülk sahibiyle, toplumun ezici bir çoğunluğunu oluşturan
insanlar ve temsilcileri tarafından, kendi çıkarları doğrultusunda ve
kendilerine hizmet için belirlenir; dersem, inanmayın; yalan olur. Sadece ben
değil, kim söylerse söylesin yalandır. Dün yalandı, bugün de yalan. Çünkü
toplumun büyük bir çoğunluğunu oluşturan yönetilen ve sömürülen kesimleri, ne bu
davranışların farkındadır, ne de bu davranışların ardındaki amaç ya da
amaçların. Onlar ve çocukları bu davranışların hedefidir yanlızca. Neden? Kimin
için? Kimin yararına? Kimin çıkarlarına hizmet için? Onların hedef olduğu bir
yerde, hedefe nişan alanlar, tetiği çekenler kimlerdir?
O halde soruların doğru yanıtı nedir?
Dünyanın
neresinde olursa olsun, üretim araçlarının özel mülkiyetine, insanın insanı
sömürüsüne dayanan hiçbir toplum, yekpare bir bütün değildir. Çünkü burada,
insanlığın binlerce yıldır sürdürdüğü eşitlik, özgürlük ve adalet özleminin
nedeni olan, toplumsal eşitsizlik ve onun kaynağı vardır. Dahası burada,
çıkarları birbirinden farklı toplumsal sınıflar vardır. Çünkü böylesi
toplumların bir yanında, sömüren, yöneten, yasaları belirleyen egemen sınıflar,
diğer yanında ise sömürülen, yönetilen, yasalara uyması istenen tabi olan
sınıflar yer alır. Egemenler azınlıktır her zaman. Tabi olanlar ise çoğunluk...
Bunlar aynı zamanda toplumsal zenginliği de üretenlerdir. Ne var ki,
ürettiklerinin büyük bir bölümüne, toplumun bir avuç egemenince el konulur: Kimi
zaman ekonomi dışı zor yoluyla, kimi zaman da ekonominin kendi işleyişi
yoluyla...
Toplumsal zenginliği üreten çoğunluk, buna el koyan azınlığı
tükrükleriyle bile boğabilecekken, nasıl olur da bu duruma sessizce boyun eğer
ya da boyun eğdirilir? Bu boyun eğdiriş yanlızca, bir avuç azınlığın aynı
zamanda “silah kullanma tekeli”ne de sahip olan devletinin varlığına mı
bağlıdır? Sadece egemenlerin zor kullanmasıyla açıklanabilir mi bu?
Hayır!... Zor kullanılması ve bunun egemen sınıfların varlığını
korumasının ve sürdürmesinin güvencesi olarak, siyasal, askeri ve bürokratik
anlamda örgütlenmesinin somut bir ifadesi olan devletçe uygulanması önemli bir
etkendir, üretilen toplumsal zenginliğin el konuluşuna boyun eğişte. Ama tek
başına yeterli değildir. Aynı zamanda bunun, çoğunluğun bilincinde meşruluğunun
sağlanması gerekir. Yani varolanı kabullenmeyi kolaylaştıran bir ideolojiye
gerek vardır. Egemen bir ideolojiye...
Egemen ideoloji, toplumun yöneten, sömüren, toplumsal zenginliğe
el koyan egemen sınıflarıyla, toplumun yönetilen, sömürülen alt sınıfları
arasındaki tabilik ilişkisini sağlayan ve onların bilincinde varolanı
meşrulaştıran ideolojidir.
Eski çağlarda bu rolü oynayan, insanın insanı sömürmesini,
kölenin efendiye itaatini ve efendilerin egemenliğini meşrulaştıran, asli unsur
dindir. Din, kendi kutsalı ve kutsalları temelinde, ritüelleriyle birlikte,
düşünce, söylem ve davranış düzeyinde, inanma biçim ve araçlarını içeren
dogmatik önermeler bütünüdür.
Dinin en temel işlevlerinden biri, toplumsal kontrol aracı
olmasıdır. Kölelerin ve köle sahiplerinin var olduğu bir toplumda, din, kimin
için, kimin çıkarlarını korumak için, toplumsal kontrol aracıdır? Kölelerin mi
yoksa köle sahiplerinin mi? Sömürenlerin mi yoksa sömürülenlerin mi? Hangisinin
çıkarlarını korumak, hangisinin egemenliğini sürdürmek için...
Konfüçyus’un bile, ‘Tanrının yanlızca hükümdarın dualarını
kabul edeceği’**ni
söylediği aktarılır. Sormak gerek: Tanrı yanlızca hükümdarın dualarını kabul
ediyorsa, bu durumda, tanrının lutfuna mazhar olmak isteyen insanlar ne
yapmalıdır? Ya da hükümdara, efendisine karşı gelen, varolan duruma isyan eden
bir insan Tanrının lutfuna mazhar olabilir mi?
Öte yandan hiçbir din köleliğe karşı çıkmaz. Köleliği yasaklayan
hükümleri içermez. Hiçbir din, ‘Köle kullanan ya da bir başkasını
köleleştiren insan bizden değildir; o bir kafirdir’ demez. Ki böylesi bir
hükmün dinlerin kutsal metinlerinde de yeri yoktur. Neden?
Bir
yanda zenginliği üreten kölelerin yer aldığı çoğunluk, diğer yanda ise onların
ürettiklerine el koyan bir avuç azınlık varken, dinlerin köleliği yasaklayan bir
tutuma sahip olmaması, varolan sömürüyü ve toplumsal eşitsizliği meşrulaştırarak
koruma ve sürdürme işlevinden kaynaklanır.
Ekonomik artığa, ekonomi dışı zor yoluyla elkonulan zamanlarda, az sayıda insanı
kapsayan sistematik eğitim de, genel olarak, dinin kontrolünde ve dinsel
kurumlar aracılığıyla yürütülmüştür. Buralardan yetişenler, genellikle, sömürü
düzeninin varlığını sürdürmesi doğrultusunda, egemen kesimlerin hizmetinde iş
görmüşler ve onların egemenliğinin meşruluğunu korumaya, geliştirmeye
çalışmışlardır. Asli işlevleri de budur zaten. Çünkü bu amaçla
yetiştirilmişlerdir. Bunların içinden farklı düşünen, söyleyen, eyleyen,
varolana karşı tutum alanlar da çıkmıştır istisnai olarak. Ancak böyleleri,
“sapkın” olarak nitelenmişlerdir, egemen olanlar ve onların hizmetinde kusur
etmeyenlerce. Hiristiyanlıkta “Kurtuluş Teolojisi”ni savunanlar, İslamiyette
Batiniler ve Karmatiler ya da Karamatiler, v.b.; Osmanlı’da ise Şeyh Bedreddin
ve müridleri buna örnek olarak verilebilir.
Kısacası dün, toplumun alt sınıflarının “gönüllü kulluğa” sevk edilmesini
sağlayacak “münevverleri” yetiştiren, resmi ya da gayri resmi dinsel eğitim
kurumlarıdır. Münevver ki, kendi aklıyla düşünen, söyleyen, eyleyen değil;
aksine, bir kaynaktan kendisine tutulanı, sormadan, sorgulamadan, istenen yere
ya da kişilere, bir ayna gibi yansıtandır. Düşünen, soran, sorgulayan, yeni
yanıtlar üreten, münevver olarak kalamaz; dahası münevverler arasında da
barınamaz...
Ekonomik artığa, ekonominin kendi işleyişi içinde el koyuşla karakterize olan ve
bu özelliğiyle, kendisinden önceki toplumsal formasyonlardan da ayrışan
kapitalizmin ve onun egemen sınıfı burjuvazinin gelişimiyle birlikte, eğitim
genel ve kitlesel bir nitelik kazanmıştır. Özellikle 1789 Fransız İhtilali ve
18. yüzyıl “sanayi devrimi” sonrası, bir yandan vasıflı ve okur yazar işgücüne
duyulan ihtiyaç, diğer yandan ise “Ulus ve Milliyetçilik” düşüncesi ve
ideolojisi temelinde “ulus-devlet” ekseninde toplumun yeniden inşası süreci, her
geçen gün kitlelerin bu amaçlar doğrultusunda eğitimini zorunlu kılmıştır. Ki
“zorunlu eğitim” de bu dönemin ve sürecin ürünüdür. Genel ve mesleki eğitim de,
bu nedenlere bağlı olarak, öncelikle, kapitalizmin geliştiği ülkelerde
yaygınlaşmıştır.
Avrupa’da ve asıl olarak da Hollanda, İngiltere, Fransa ve Almanya’da ortaya
çıkan kapitalizm, hem dünya ölçeğinde hem de tek tek ülkelerde eşitsiz ve
bileşik bir gelişim seyri izlemiştir. Diğer ülkelerdeki yönetici kesimlerin ve
egemen sınıfların, bilim ve teknolojinin de hızla geliştiği bu ülkeleri ve bu
ülkelerdeki kurumları örnek alarak hem kapitalizme yönelişleri hem de toplumu
kapitalistleştirme süreçleri, bu sistemin eğitimden siyasete, hukuka kadar tüm
kurum ve kuruluşlarıyla dünya-evrensel bir hale gelmesini hızlandırmıştır. Ki bu
aynı zamanda, diğer ülkelerin, adı geçen emperyalist-kapitalist devletlerle
zorla ya da isteyerek kurdukları ekonomik, sosyal, siyasi, askeri ilişkiler
sonucu hem uluslararası bir işbölümünün kurulmasını hem de kapitalizmin
gelişimine ve egemen sınıfların ihtiyacına uygun politikaların her alanda
uygulamaya sokulmasını sağlamıştır.
İşte
eğitim ve özel olarak da, okullarda yapılan sistematik eğitim bu politikaların
uygulamaya konulduğu alanlardan biri ve en önemlisidir. Elbette, bir münevver
sıfatıyla, öğretmen de bunun en önemli aracıdır.
Radyo,
televizyon gibi kitle iletişim araçlarının olmadığı, okur yazarlık oranının
düşük olması nedeniyle, gazetelerin de toplumun alt kesimleri üzerindeki
etkisinin yaygın bir işlevsellik taşımadığı koşullarda, gelişmekte olan
kapitalizmin ve onun egemen sınıfı burjuvazinin, kitleleri etkilemek,
yönlendirmek ve onların çocuklarını, sistemin ihtiyaçları doğrultusunda
biçimlendirmek için elinde bulunan en etkili araç, okullar aracılığıyla
sürdürdüğü sistematik eğitim ve bunu uygulattığı öğretmenlerdir.
Öğretmen, bilerek ya da bilmeden,
“derya içre olup da deryayı bilmeyen balıklar” misali, kapitalist sömürü
düzeninin ve burjuvazinin siyasal ve ideolojik temsilcisi olarak dikilir hergün,
sokakta velinin, sınıfta öğrencinin karşısına. Çünkü öğretmenin asli görevi,
farkında olsa da olmasa da, varolan düzenin, varlığını koruması; toplumsal
eşitsizlik ve sınıfsal güç dengeleri değişmeksizin gelişimini sürdürebilmesi
doğrultusunda siyaset ve ideoloji aktarımıdır. Bunu inkar eden bir öğretmen ise
ya ne yaptığını bilmeyen gerçek bir “saf” ya da açıkça yalan söyleyen bir
“şarlatan”dır.
Eğitimin de üç temel işlevi vardır zaten: Siyasal, kültürel
ve ekonomik. İster genel, ister mesleki, isterse dini ağırlıklı olsun, eğitimin
işlevleri arasındaki başat unsur, siyasaldır; ideolojiktir. Diğer işlevler
bunu perdeleyen, süsleyen, fark edilmeden, kolayca, bir bilinç olarak
içselleştirilmesini sağlayan bir niteliğe sahiptir. Çünkü, asıl amaç, toplumun
yönetilen, sömürülen kesimlerinin çocuklarını, yani yeni yetişen nesli de
insanın insanı sömürüsüne dayanan kapitalist sömürü düzenine bağlı ve onun
egemen sınıfının çıkarları doğrultusunda düşünen, söyleyen ve davranan bireyler
olarak yetiştirmektir.
İşte
bunun için, eğitim programları yapılır; amaçlar ve davranışlar belirlenir.
Eğitim programlarının gerçek amaçları ve davranışları, kapitalizmin gelişimine,
o ülkenin uluslar arası işbölümü içerisindeki yerine ve egemen sınıf ya da
sınıfların ihtiyaçlarına göre tesbit edilir. Söz konusu olan, ne toplumsal
yarardır ne de toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan işçilerin, işsizlerin,
yoksul köylülerin, küçük- mülk sahiplerinin çıkarıdır. Bunlara danışılmaz
bile... Dünyanın her yerinde bunlardan yanlızca seçim zamanı oy istenir, savaş
zamanı da ölmeleri... Dolayısıyla, öğrenciye kazandırılacak, yani onu adım
adım “ideolojik esir” kılacak “istendik davranışlar”, sermayenin ve burjuvazinin
ekonomik, sosyal, siyasal, ideolojik, kültürel, askeri, v.b. çıkarları
doğrultusunda, onların her soydan ve boydan, kimi zaman adına “uzman” denilen,
yerli ve yabancı temsilcilerince belirlenmektedir. Keza eğitim
politikalarındaki tüm değişiklikler de bu doğrultuda yapılmaktadır her zaman.
Bu
programların ve bunları uygulayan kurumların başında yer alan ve kendileri de
siyasal ve ideolojik bir niteliğe sahip olan “Milli” ya da “Ulusal” ibareleri,
ideolojik yanılsama sürecinin başlatıcısı ve maskesidir. Programların, hiç
değiştirilmeksizin, virgülüne bile dokunulmadan her programda yer alan ifade ve
hükümleri için de geçerlidir aynı durum. Bu ibare ve hükümler ki, sorgulanmazlık
zırhına alınmıştır bir biçimde. Oysa bunların ardında gizlenen hakikati ortaya
çıkarmanın, deşifre etmenin yolu da sorgulamadan geçmektedir.
Sorgulamayı kim yapacaktır? Veli mi? Yoksa öğrenci mi? Ya da sorgulamayı yapması
gereken öğretmen midir? Kendisine sunulanları, sormadan, sorgulamadan, aynı dili
konuştuğu çocuklara, bir davranış olarak kazandıran öğretmenin değeri nedir? Bu
sorgulamayı yapmayan öğretmen, kimin öğretmenidir? İçerisinde yetiştiği,
kendisine, konuştuğu dili, değerleri, bir bütün olarak kültürü kazandıran
toplumun mu, yoksa sözüm ona “ulusal” ve uluslar arası sermayenin ve
burjuvazinin mi? Kapitalist sömürü düzeninin hüküm sürdüğü bir toplumun ve
dünyanın bir avuç egemeninin öğretmeni mi, yoksa bu sömürüye maruz kalan
milyarlarca insanın öğretmeni mi? Hangisinin? Neden? Niçin?
Yanıt
sizindir!...
İşte Bir Örnek: Türkiye...
Tarihsel ve güncel boyutuyla Türkiye’de eğitim ve öğretmen gerçekliğine
bakıldığında, yukarıdaki açıklamaların bir iz düşümü görülür. Bu durum
Türkiye’nin, dünya kapitalizminin hiyerarşik yapılanması içerisinde yer alan,
kapitalist bir ülke olmasının da ifadesidir.
Ne var
ki, Anadolu ve Anadolu insanının kapitalizmle tanışması Türkiye Cumhuriyeti’nin
kuruluşuyla başlamadı. Bu başlangıç Osmanlı’ya tekabül eder.
18.
yüzyıl sonlarıyla 19. yüzyılın başları kapitalizmle her düzeyde ilişkinin
kurulması sürecidir. Bu devirdeki Osmanlı padişahları ve halifeleri, Avrupa’daki
emperyalist- kapitalist devletlerle kurulan ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel
ilişkilerin ve bu devletlerin bir çok alandaki başarılarının etkisi altında
kapitalizme yönelmişlerdir. Bu aynı zamanda, Osmanlı’nın, kendi topraklarındaki
teba ve reayaları üzerinde sürdürdüğü eski usul sömürü yol ve yöntemlerinin
yerine, kapitalist sömürü düzenini geçirme yönelişidir de.
Emperyalist-kapitalist devletleri izleme doğrultusundaki ilk adımlar, askeri ve
eğitim alanında atılmıştır. Bunları hukuki, siyasi, v.d. alanlarda düzenlemeler
izlemiştir.
Belirleyenleri, emperyalist kapitalist ülkeler olan bu ilişkilerde, onlar gibi
olabilmek kolay değildir. Osmanlı da onlar gibi olamamıştır. 1838’de zamanın
padişahı, halifesi, bir başka deyişle zillullahı, yani Allahın yeryüzündeki
temsilcisince onaylanan İngiltere’yle yapılan ticaret anlaşmasıyla hızlanan
süreç, Duyun-u Umumiye ile daha ileri bir boyut kazanmıştır. Geç kalmanın
fazileti de vardır, rezaleti de... Bunlardan Osmanlı’nın payına düşen
rezalettir. Siyasi iktidarını sözüm ona korur ama, ülkesi yarı- sömürgeleşir.
Uluslar arası işbölümünde bir yeri de vardır artık: Tarım ürünlerinin, ham madde
niteliğindeki yer altı ve yer üstü kaynaklarının ihracatı ve mamul, sanayi
ürünlerin ithalatı.
Yeni
kurulan Türkiye Cumhuriyeti devleti de saltanatı ve hilafeti kaldırmanın
dışında, Osmanlı’yla başlayan kapitalistleşme sürecini aynen devam ettirmiştir.
Bundan dolayıdır ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı’dan kopuş ve onun inkarı
olduğu iddiaları gerçekdışıdır. Bu iddialar, gerçekliği bütünsel olarak kavramak
yerine, kendilerini ideolojik olarak temellendirme ve yanılsamalı bir bilinç
hali yaratma peşinde koşan ve bu arada Osmanlı’yı ve halifeliği de savunma ve
aklama gayretindeki, din temelli bir siyasal ve ideoloji sahibi “İslamcılar”ın
uydurmalarıdır. Cumhuriyet kadroları da kendilerini meşrulaştırmak adına dile
getirir benzer iddiaları... Ki bunların, yeni yetişenleri bilinç yanılsamasına
yöneltmek ve gerçekliği gizlemekten öte kıymet-i harbiyeleri yoktur. Çünkü, yeni
kurulan devletin, Osmanlı’nın Duyun-u Umumiye borçlarını 1950’li yıllara kadar
ödemesi bile, bu iddiaların inkarıdır. Ve sorun salt bununla sınırlı
değildir.
İzmir
İktisat Kongresi, Osmanlı’nın uluslar arası işbölümündeki rolünün, Türkiye
Cumhuriyeti tarafından da sürdürüleceğinin teyit edilerek, dosta düşmana ilan
edildiği yerdir. Bu rol temelinde kapitalizm geliştirilecektir.
Bu
doğrultuda ekonomik, sosyal, siyasal, hukuksal, kültürel, v.d. alanlarda hızlı
düzenlemeler ve uygulamalar yapılır. Eğitim de bunların içerisindeki en önemli
alanlardan biridir. Eğitim politikalarına damgasını vuran ve belirleyici olan,
öncelikli iki asli unsur vardır. Bunlardan biri, Türkiye’nin uluslar arası
işbölümündeki yeridir. Yani tarım ürünlerinin ve ham madde kaynaklarının
ihracatı, sanayi ürünlerin ithalatı. İkincisi ise, ulus-devletin inşası;
toplumun ulus ve ulusçuluk düşüncesi temelinde yeniden örgütlenmesi. Çünkü dünya
kapitalizmi ve onun egemen sınıfı olan sermaye ve burjuvazi için, ulus-devlet
miadını doldurmamıştır daha.
Tevhid-i
Tedrisat Kanunu bu dönemde çıkarılır. Yine bu dönemde ilk eğitim zorunlu
kılınır. Yeni nesilin ulus bilinciyle yetiştirilmesi gerekmektedir. Çocuğunu
okula göndermeyenin kapısına jandarma dikilir bu dönemde.
1940’lı
yıllarda Köy Enstütüleri de bu anlayışla kurulur ve yaygınlaştırılır. Bir tarım
toplumu olma ve sürdürme amacıyla, davranışlar kazandırılır öğrencilere. Öte
yandan da ulus ve ulusçuluk fikri egemen kılınır. Buradan yetişenler öğretmen
olarak, genellikle köylere gönderilir. Öğretmen devletin temsilcisidir.
Bir başka deyişle bu dönemde öğretmen, birçok yerde devletin
yegane temsilcisi olarak çıkar toplumun karşısına. Bundan dolayı, önemli bir
statüye sahiptir. Kitle iletişim araçlarının da yaygın olmadığı bu dönemde, genç
Türkiye Cumhuriyeti’nin amaçlarını, politikalarını, uygulamalarını topluma
anlatacak, ulaştıracak olan kişidir öğretmen.
Kapitalizmin 1929’daki dünya ekonomik bunalımı, uluslar arası işbölümünde bir
kopuş yaratır. Sermaye ve burjuvazi, bu bunalımı aşmak için sermaye birikim
biçimi de dahil, yeni arayışlara, yeni politikalara ve uygulamalara yönelir.
Devletçilik ya da sosyal refah devleti de denilen sosyal devlet anlayışı bunun
sonucu çıkar ortaya.
Buna
uygun politika değişikliği, Türkiye’de de kendisini gösterir hemen. Devletçilik
resmi bir politika olur. Devletin, kapitalizmin gelişiminde, sermayenin ve
burjuvazinin desteklenip palazlandırılmasında daha aktif bir rol oynamasıdır
amaçlanan. Kontrol sanayii niteliğine haiz olmayan alanlarda Kamu İktisadi
Teşebbüsleri(KİT) bu dönemde kurulmaya başlanır. Eğitimde de “Yerli Malı”
haftaları yer alıp yaygınlaşır. Artık “Yerli Malı Türkün Malı Herkes Onu
Kullanmalı”dır.
1929
ekonomik bunalımından İkinci Dünya Savaşı sonuna dek devam eder bu. Savaş
sonrası, dünya kapitalizminin, sermayenin ve burjuvazinin yeni bir jandarması
vardır artık: Amerika Birleşik Devletleri(ABD). Kapitalizm ve onun egemen
sınıfı, ABD’nin hamiliğinde fethetmetye devam edecektir dünyayı. Nato, IMF ve
Dünya Bankası bu dönemde kurulur. Thruman Doktrini çerçevesinde Marshall
Yardımı(!) yapılır kimi ülkelere. Türkiye de bu ülkelerin içindedir.
Yardım ve doktrin etkisini çabuk göstermeye başlar. Önce 1946’da çok partili bir
genel seçim yapılır. 1950’de Demokrat Parti(DP) tek başına iktidara gelir.
ABD’yle bu balayı döneminde, Türkiye’nin uluslar arası işbölümündeki konumu
değişmemiştir daha ve tarım ürünlerine olan talep, ihracatı da artırmaktadır.
Bir yandan Marshall yardımlarının, diğer yandan ihracat gelirlerinin etkisiyle
olsa gerek, “her mahallede bir milyoner yaratacağız” sözleri uçuşmaktadır
havada; sanayii değil ama, ticaret burjuvazisi gelişmektedir. Buna bir de “Küçük
Amerika olacağız” eklenir. Bu yıllarda ABD, kamuoyunca bilinen ve bilinmeyen -ki
bunlara Türkiye Cumhuriyeti askerinin girmesi yasaktır- askeri tesisleriyle
yerleşir Türkiye’ye.
Bu
yerleşme ekonomik, siyasi ve askeri alanla sınırlı değildir. Eğitime de el
atarlar. Dönemin Milli Eğitim Bakanı Celal Yardımcı ile kurulan ilişkiler sonucu
Amerikan Ford Vakfı’nın mali desteği ve fikri yönlendiriciliğiyle bir ilköğretim
(o zamanki adıyla ilk okul) programı hazırlanır. Bu program, hemen uygulamaya
konulamaz. Üzerinde yapılan küçük değişikliklerle 1962’de kimi okullarda pilot
uygulama yapılır. 1968’de ise son şekli verilerek tüm okullarda uygulanmaya
başlanır. İşte o günden buyana öğretmenlerin bıkmadan usanmadan, sormadan
sorgulamadan çocuklara kavratmaya çalıştıkları amaçlar ve doğrultudaki
davranışlar, Amerikan Ford Vakfı’nın hazırlanmasına hem mali olarak finans
sunduğu hem de fikri yönlendiriciliğini yaptığı, bu programa göre
belirlenmektedir. (Bu paragraf, Doğan Ergun’un “Sosyoloji ve Eğitim” kitabından
özetlenerek aktarılmıştır.)
1950’nin ikici yarısından itibaren, kapitalizmin ithal ikameci sanayileşme
dönemi belirginleşmeye başlar. Bunun gereklerini kavramakta ve yapmakta geç
kalan, sanayileşmeyi programlarının 7. maddesinden yukarıya çıkaramayan DP, 27
Mayıs 1960 askeri darbesiyle iktidardan uzaklaştırılır. Sanayi burjuvazisinin
ağırlığı artar ama bu, montaj sanayiidir. Bunun gerekleri doğrultusunda, meslek
liselerinin açılmasına hız verilir.
1960’ın
ortalarından itibaren, işçilerin, köylülerin, öğrenci gençliğin kapitalist
sömürü düzenine karşı muhalefeti ve talepleri yükselir. Bu muhalefet 1968’de
“Amerika defol” ve “6. filoya hayır” sloganlarıyla siyasal ve anti-emperyalist
niteliğini daha da dışavurur. Bu eylemleri yapanlara, camilerden çıkanlarla
müdahale edilir. DP döneminde açılmaya başlayan İmam Hatip’ler ve yaygınlaşan
Kuran Kursları ilk meyvelerini vermeye başlamıştır. Sahiplerini korumakta kusur
etmezler. Hizmetlerinin karşılığı 1970’li ve 80’li yıllarda, İmam Hatip
Liseleri’nin hızla yaygınlaştırılmasıyla verilir bu kesimlere. Elbette bir
nedeni vardır bunun: ABD’nin “Yeşil Kuşak Projesi”. Bununla hem toplumsal
muhalefetin sola yönelmesi önlenecek, hem de toplumun yoksul kesimleri din
temelli siyasal ve ideolojik yapılarca kontrol altına alınacaktır. Bu konuda tam
isabet kaydedilir. 2003 yılındaki tablonun ilk fırça darbeleri, ta o günlerde
vurulmuştur ABD tarafından ve öğretmenler de bunun oluşması için ellerinden
gelen her türlü yardımı “saf”ça ya da bilerek yapmışlardır. Belki birgün
madalyaları da takdim edilir kendilerine...
Dünya
kapitalizmi 1970’li yıllarda, özelleştirme ve ihracata dönük ekonomik büyüme
politikalarına yönelir. Bunlar, IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlarca, Türkiye
benzeri ülkelerin önüne konmaktadır. 24 Ocak 1980’de bu doğrultuda kararlar
alınır. Ne var ki, hükümet çeşitli nedenlerden dolayı geç kalır bunları
uygulamakta. Ve ordu 1960 ve 1970’de olduğu gibi, bir kez daha çıkar
kışlalarından: 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi gerçekleşir.
Sahnede, dünya kapitalizminin istediği politikalar, fonda ve
yerde, başta sol kesimler olmak üzere, kendilerine verilen rolü yerine
getiremeyen parti liderleri ve rollerini oynamanın yanısıra işi azıtan ve
efendileri ABD’nin yönelişlerini kavrayamadığı için yersiz ve gereksiz talepte
bulunan kimi milliyetçi ve islamcı unsurlar da vardır. (Bunların içinde
milliyetçilik bayraktarlığı yapanların yolu, kabeleri kapitalist sömürü
düzenindeki efendilerinin “ulus-devlet”i “asar-ı atika” müzesine göndermeye
hazırlandığı bir dönemde, şimdi anımsamadıkları, “Milli Devlet Güçlü İktidar”
isteme gaflet ve delaletinden dolayı iktidar yerine hapishaneye düşmüştür.)
Bunlardan yavaş yavaş ehlileştiğine karar verilenlerin fondan ve yerden kalkıp
uzaklaştıkları görülür; yeni kurulacak sahnedeki rollerine hazırlanmaları için.
Bu arada, yıllardan beri okullarda uygulanmakta olan “Yerli Malı Haftaları”
anlamını ve değerini yitirmeye başlamıştır. Eğitimde yaz boz uygulamaları
yapılmıştır. Neden acaba? Yanıtı olan, merak eden var mı?
Şimdi
21. yüzyıldayız. Eğitimde sessiz sedasız başlatılan kimi uygulamalar var. Bugün
bayraklaştırılmadı daha. Örneğin; “Avrupa Günü” bunlardan biri. Şimdi çocuklar
bununla yetişiyor. Öte yandan eğitimde yeni programlar hazırlanıyor; allanıp
pullanıp, süslenerek sunulacak yakında. Bu programlar Avrupa Birliği sınırları
içinde uygulanıyor. Bunlardan birinin adı Leonardo, diğerinin ki Sokrates.
Yakında, Avrupa ülkelerinin yanısıra, Türkiye’deki okullarda... Haberiniz var
mı? Kimin ihtiyaçları ve istekleri temelinde yapılıyor bu programlar?
Türkiye’deki işçilerin, işsizlerin, yoksul köylülerin, küçük mülk sahiplerinin
mi, yoksa kapitalist sömürü düzenini daim kılmak isteyen uluslarüstüleşen
sermaye ve burjuvazinin mi? Bu programların görünen değil, görünenin ardında
gizlenen siyasal ve ideolojik amaçları nedir? Bilen merak eden var mı?
Eğitim
programlarındaki bu değişikliğin ardında, ABD’nin liderliği ve jandarmalığında,
kapitalist sömürü düzenini, “ulus-devleti”n yerine, AB gibi bölgesel, kıtasal
devletler, bir nevi çağdaş imparatorluklar kurarak sürdürme yönelişindeki
sermayenin ve burjuvazinin istekleri ve amaçları vardır. Öğretmenler, “münevver”
sıfatıyla iş görmeye devam ettikleri sürece, çocukları bu amaçlar için
yetiştireceklerdir artık.
Hayırlı
uğurlu olsun “münevver”lere...
Son
Söz : Sormak, sorgulamak, “bilmeye cüret et”mektir. “Bilmeye cüret et”menin
ise bedeli vardır. Bu bedel her zaman ödenmiştir birilerince. İçerisinde
yetiştiği toplumu ve onun insanlarını seven, insanın insanı sömürüsüne dayanan
insandışı kapitalist sömürü düzenine ve egemenlerine boyun eğmeyen, insan
olmanın onurunu ve sorumluluğunu taşıyanlarca yine ödenecektir. Ama, bilinçli
ya da bilinçsizce, bilmeye cüret etmeyerek, “münevver” sıfatının ardında
“fikrini, irfanını, vicdanını” sömürü düzeninin egemenlerine teslim eden
çoğunluk, kendilerinin bireysel olarak ödemekten kurtuldukları bedeli,
ellerindeki ödül kırıntısıyla avunarak, dünyanın her yerinde kendi toplumunun
geneline ödetir.
Gerçek bir öğretmenin tercihi hangisi olmalıdır? Karar
sizindir.
Şimdilik bu kadar...
Nasıl bir eğitim ve nasıl bir öğretmen? Sorusunun yanıtı bir
başka yazıya..
---------------------------------------------------
(*) Ankara Gölbaşı Lisesi Felsefe
Öğretmeni; Atalaygirgin@yahoo.com
* Önce Ekmekler
Bozuldu- Oktay AKBAL
** Liseler için
Felsefe tarihi-A. Cevizci- Ö. Özüduru
Konuyla ilgili
okuma için öneriler:
1-
Ezilenlerin
Pedagojisi - Paulo Freire – Ayrıntı yayınları
2-
Sosyoloji ve
Eğitim- Doğan Ergun – V Yayınları
3-
Eğitim Felsefesi
Temel Sorunları – Gürsen Topses – Dayanışma Yayınları
4-
Gönüllü Kulluk
Üstüne Söylev –Etienne De La Boetié – İmge Yayınları
5-
Değişme Sürecinde
Devlet ve Eğitim – Dr. Feyyat Gökçe – Eylül Kitap ve Yayınevi
6-
Türkiye’de Devlet
ve Sınıflar – Çağlar Keyder – İletişim Yayınları
*****************************************************************
EĞİTİM, İŞ, İŞSİZLİK VE ÇALIŞMA
Atalay GİRGİN*
Eğitim ile iş arasında, neredeyse birebir bir bağlantı kurulur
yıllardır. Oysa koskocaman bir yanılsamadır; aldatmacadır bu...
Eğitimin üç temel işlevini anımsamak ve bunlar üzerine, kısmen
bile düşünmek yeterlidir bunun bir yanılsama olduğunu kavramak açısından.
Eğitimin bu işlevleri siyasal, kültürel ve ekonomik olarak adlandırılır.
Bunların içerisinde de başat unsur, öncelikle siyasal, yani aynı zamanda
ideolojik olan işlevdir. Özellikle de genel anlamda sistematik eğitim sürecinin
her kademesinde, açık ya da örtük bir biçimde belirleyici olan budur. Çünkü
aslolan, çocuğun ya da bireyin siyasal ve ideolojik olarak , egemen olanlara
ve onların çıkarlarına her düzeyde hizmet edecek doğrultuda
biçimlendirilmesidir. Bunun gerçekleştirilebilmesi sürecinde ise kültürel
işlev, hem siyasal ve ideolojik davranışların “istendik” kılınmasını hem de
üstünün bir biçimde cilalanıp örtülmesini kolaylaştır. Çünkü özellikle, tarih,
edebiyat, din, ahlak, v.b alanlardan seçilen örnekler, siyasal işlevi koşullayıp
pekiştirmeye yöneliktir. Ekonomik işlevin ise, ihtiyaç duyulan işgücünü
sağlamaya dönük olduğu söylense de, söylenenin aksine, bu işlevin genel
sistematik eğitim sürecindeki asli rolü, egemen sınıfın ihtiyaçları
doğrultusunda belirlenen mevcut ya da yeni ekonomik politikaların, toplumun
tabii olan sınıfları nezdinde yaygınlaştırılıp meşrulaştırılmasıdır. Buna
ilişkin üzerinde düşünülmesi gereken Türkiye’den bir örnek: Yerli malı
haftası... Yerli malı haftaları, neden, nasıl, niçin ve ne zaman ortaya çıktı?
Dahası bu neden, nasıl, niçin ve ne zaman işlevsiz kılınmaya başladı? Hem
birinci hem de ikinci sorunun yanıtını verirken, kimin için, kimin çıkarına,
hatta hangi toplumsal sınıf ya da sınıfların çıkarına sorularını da eklemek
gerek yanına... Bir soru daha: Ekonomik işlev, ihtiyaç duyulan işgücünü
sağlamaya yönelik ise, eğitimle iş arasında doğrudan bir bağlantının kurulduğu
bir dönemde, genel eğitim sürecinden geçen milyonlarca insan, hem de gerçeğe
aykırı bir biçimde, neden kendinin vasıfsız olduğunu düşünür?
Yukarıdaki söylenenlerden de hareketle, eğitim ile iş arasındaki
ilişki üzerine, üç noktada, gerçekliğe uygun bir tarzda hükmü ifade etmek gerek:
Birincisi; günümüzde genel olarak
eğitim ile iş arasında doğrudan bir ilişki yoktur. Genel eğitim sürecinden
geçen milyonlarca insanın işsizliği en büyük kanıtıdır bunun. Aslında dün de
yoktu bu ilişki. Bugün olduğu gibi vasıflı vasıfsız ayrımı yapılırdı
insanlar arasında. İşte bir sorun daha... Yapay bir ayrım daha...
Vasıflılık ve vasıfsızlık. Kime göre, neye göre vasıflı ya da
vasıfsızdır bir insan? Ya da hangi vasıf, her derde deva gibi, her koşulda açar
iş kapılarını? Ya da hangi vasıf, her koşulda güvencesidir işin?
Bilinmelidir ki, egemen anlayışça belirlenen ve her düzeydeki
egemenlerce de insanlara atfedilen vasıflılık ya da vasıfsızlık, içerisinde
yaşadığımız toplumsal koşullarda hem göreli hem de ilinektir. Çünkü onların
vasıf dedikleri birçok özellik, biryandan toplumsal değişimin neredeyse çözülme
ve çürüme boyutunda gerçekleşmesi ve bilimsel ve teknolojik gelişmelerin de
üretim sürecine uygulanması koşullarında işlevsizleşmekte, diğer yandan da
insanın kendini gerçekleştirmesini sağlamamaktadır. Bunun en önemli nedeni,
egemen anlayışın ekseninde toplumsal yarar ve çıkarın değil, aksine bireysel
kârın yer almasıdır. Bu da kaçınılmazdır. Çünkü, insanın insanı sömürüsüne
dayanan toplumsal sistemlerin, şu an için sonuncusu ve en gelişmişi olan
kapitalist sömürü düzeni ve onun egemen sınıfı olan sermaye ve burjuvazi için,
kendi metalaştırma zincirine, ihtiyaçlarına denk düşen herhangi bir süreçte,
eklemlenip üzerinden kâr sağlanamayan herşey değersizdir; insan dahildir buna...
İşte bundan dolayıdır ki, vasıflılık ve vasıfsızlık da bu anlayışın bir tezahürü
olarak, insana, kendine dair yanılsamalı bir değerlilik/değersizlik anlayışının
bir davranış olarak kazandırılmasını, içselleştirilmesini, bir bilinç hali
kılınmasını sağlayan yapay bir ayrımdır. Bunu sağlamanın temel aracı ise
eğitimdir...
Oysa vasıfsız insan yoktur. “Nasıl olur, nasıl söylersin böyle
bir şeyi” demeyin... “İnsan nedir?” diye sorun kendinize ve olabildiğince
bütünsel bir yanıta yönelin önce. Sonra da bu yanıtın içindeki vasıfları
belirleyin ve başlayın saymaya... İşte o zaman farkına varacaksınız ki, insan
vasıflarla dolu sosyal bir varlık. O halde kim, neden, nasıl, hangi hakka
dayanarak “vasıfsız” diye niteliyor bir insanı? Dahası böylesi bir nitelemede
bulunma hakkını kendinde bulanlar ve kullananlar kimlerdir?
İkincisi; işe dönük eğitim ile iş
arasındaki ilişki açısından geçerli değildir yukarıdaki ilk hüküm. Çünkü,
mesleki eğitimle iş arasında mutlak olmasa da ilişki kurmak mümkündür. Ne var
ki, kronik işsizlik karşısında bu da önemini yitirmektedir her geçen gün...
Artık, herhangi bir işe dönük eğitimden geçenler de işsizlikle yüzyüze
kalmaktadır. İşe dönük eğitim de yetmez iş kapılarını açmaya... İşe dönük
eğitim etkinliği, eğitim öğretim süreci içinde bireye, belirli bir işe dönük
olarak bilgi ve beceri donanımı kazandırır. Ancak bu donanım, istisnai kimi
alanlar dışında emek yoğun üretime dönüktür. Bir çok sanayi sektörü ise bilimsel
ve teknolojik gelişmeleri üretim sürecine aktararak, hızlı ya da tedrici bir
biçimde emek yoğun üretimden teknoloji yoğun üretime geçerken mevcut mesleki
eğitim etkinliği sürecin dinamiğinin gerisinde kalır. Ki bu eğitimin de iş
bulmanın güvencesi olamamasının asli nedeni değildir.
Asli neden sistemin kendisidir. Adına kapitalizm denilen
ekonomik, sosyal, siyasal, v.b. bu sistem, tarihsel ve güncel boyutuyla, işsiz
üretim çarkıdır. Sistemin, statüsü ne olursa olsun (ister öğretmen, ister
akademisyen, ister siyasetçi, isterse düşünür, yazar, gazeteci, din adamı, v.b),
her düzeydeki siyasal ve ideolojik temsilcisi, dönem dönem bir ya da birkaç
kuruma ilişkin atfettikleri ve öne çıkardıkları niteliklerle, toplumun alt
sınıflarının tepkilerini varolan düzene ve temel, köklü çözüm arayışlarına
yöneltmelerini engelleyerek, asli nedeni gizlemeye çalışırlar ve bunda başarılı
da olurlar. Her başarıları, varolanın meşruluğunun yeniden üretimine, toplumun
tabi olan, yani işçisi, işsizi, yoksul köylüsü ve küçük mülk sahipleri başta
olmak üzere, tüm yönetilen ve sömürülen kesimlerinin ise yanılsamalı bir
bilinçle, toplumsal gerçekliğin kendilerine gösterilen alanında ve yapmaları
istenen eylemlilik sürecinde debelenmelerine neden olur. İşte eğitim ve iş
ilişkisi de bunlardan biridir. Dolayısıyla, ister mesleki, ister dini, isterse
her düzeydeki genel eğitim olsun doğrudan iş kapılarını açmaz, açamaz. Ki
eğitime iş ilişkisi açısından yaklaşılması da yanlıştır zaten. Ne var ki sistem,
herşeyin alınıp satılan bir mal kılınması üzerinden işlediği için, bir mal ya da
hizmetin üretilmesinde, esas olarak ya sömüren ya da sömürülen olmak seçeneğini
koyduğu için insanın önüne, kaçınılmaz bir biçimde yanlış, doğru bilinip bir
bilinç kılınır...
Oysa, çalışma, yani insanın kendini gerçekleştirerek, içerisinde
yaşadığı toplumun kendini yeniden üretimine aktif bir biçimde katılışı
anlamında, iş eğitim bağlantısını kurmak mümkündür. İşte üçüncü nokta
budur ve bu, kapitalist sömürü düzeni ve onun egemen sınıfı ile siyasal ve
ideolojik temsilcilerinin, bilinçli bir biçimde insanların önüne koyduğu,
yanılsamalar yaratmaya yönelik pradigmayı aşar.
İş ve iş sürecinde o işe dönük eğitimi esas alan bu ilişki,
içerisinde yaşanan koşullarda, ekonomik, sosyal ve siyasal boyutuyla sınıfsal
bir tercihi gerektirir. Bir yanında, işçisi, işsizi, yoksul köylüsü başta olmak
üzere, ezilen, sömürülen sınıfların, diğer yanında ise, yerli ve yabancı sermaye
ve burjuvazi ile onların sofrasından beslenen uzantılarının yer aldığı bir
dünyada ve toplumda, birincilerden hareketle, insanın tercih edilmesinin
gerektirdiği seçenektir bu. Çünkü bu, öncelikle, bütünsel anlamda, insanın
insanı sömürüsüne dayanan, sömürmeyi ya da sömürülmeyi meşru kılan bireysel ya
da kurumsal tüm insandışı ilişkilerin ve ilişki biçimlerinin reddiyesine bir
yöneliştir. Öte yandan, sistemin dayattığı ve insanı şizofrenik bir bilinç
haline sürükleyen, yanılsamalı ve dolayısıyla ilinekten öte gerçekliği olmayan
vasıflılık/vasıfsızlık ayrımının da reddiyesini içerir.
Burada bilinir ki, genel eğitimden geçen, hatta okur yazar ve
akli melekeleri yerinde olan her insana, iş sürecinde ve en çok 6 ay içerisinde
o işe dönük eğitimle, o işin gerektirdiği beceri ve bilgi donanımı
kazandırılabilir. Bundan dolayı eğitim iş bağlantısı kurulmaz; yalnızca, bir
işin üst düzeyde uzmanlık gerektiren alanlarında, o alanı esas alan işe dönük
eğitim ve iş bağlantısı söz konusu edilebilir. Burada çalışma, insanın,
kendisiyle barışık bir biçimde kendini gerçekleştirme etkinliği olarak anlam
kazanır. Ve işsizliği yadsır bu seçenek. Çünkü, “bir sınıfın diğer sınıflar
üzerindeki tahakkümü”nün nesnel koşullarının ortadan kaldırılmasından hareketle,
bireysel kâr ve sömürü yadsınarak, insan ve toplumsal yarar esas alınır.
İşsizliğin panzehiri, neredeyse çelik yasası, toplumsal bir bilinç kılınır;
olağan bir biçimde işler. Ki bu yasa, günümüzde işsizliğe karşı bir talep ve
çözüm önerisi olarak, “Mevcut işler, ücretler düşürülmeksizin,çalışabilir nüfusa
pay edilerek iş saatleri kısaltılsın” biçiminde de ifade edilmeyi
gerektirmektedir. Çünkü kapitalist sistem, yaşamın her alanında, insanın
üzerini çizip, onu, ihtiyaçlarına bağlı biçimde sözümona değerli ya da değersiz
kılarken, toplumsal anlamda umudu büyütüp çoğaltacak direnç ve nirengi
noktalarını, genelleşen bir bilinç kılmak gerek.
Unutulmamalıdır ki eğitim bu sistemin kurumlarından yalnızca birisidir.
Ve dolayısıyla egemen sınıfın temsilcileri ne
derse desin,
mevcut eğitim iş bulmanın güvencesi olmadığı gibi, işsizliğin de panzehiri
değildir. Aksine varolanın meşruluğunu tüm boyutlarıyla üretmeye ve yeni nesil
için bilinç kılmaya yönelik bir etkinliktir. Sistemin egemenlerinin, yani
sermayenin ve burjuvazinin ihtiyaçlarının dışında, hele hele ona karşı hiçbir
işlevi yoktur. Kısacası, eğitim iş bağlantısının da yanılsamadan öte bir değeri
yoktur...
Düşünün bir kez: İşsizler içerisinde lise diplomalıların artan
oranı karşısında telaffuz edilmeye başlanan, “iyi bir iş için iyi bir eğitim
gerekir” sözü, yeni yetişen gençlerin ve ailelerinin üniversiteye girişi
amaçlaştırmalarını da beraberinde getirmiştir. Bu amaçla, normal eğitim öğretim
süreciyle yetinmeyip, milyarlarca lirayı özel dershanelere dökmüşlerdir. Yeter
ki çocukları üniversiteye girebilsin diye.. Çünkü sanmışlardır ki, üniversite
eğitimi iş kapılarını açacak sihirli bir maymuncuktur.
Sanılarının
bir yanılgı olduğunu çok kısa bir süre sonra anlamaya başlamıştır, bunların bir
kısmı. İşsizler arasında, lise mezunlarının oranı artık eskisi kadar
umursanmazken, üniversite diplomalı işsizlerin sayısı yüzbinlerle ifade edilmeye
başlanmıştır çünkü. Ancak ne çıkılan yoldan dönmek bir çözümdür ne de bir başka
çıkar yol vardır düşünsel ufuklarında. Ehven-i şer, şerlerin en kötüsü olsa da
çaresizlik içinde bir seçenektir daima.
Üstelik,
“çalışma hakkı”nı düzenleyen, sözüm ona anayasal güvenceye alan bir yasa da
vardır. Anayasanın 49. maddesi, amir hükmünde der ki, “Çalışma herkesin hakkı ve
ödevidir”. Anayasa hükmüne rağmen, işsizlik çığ gibi büyürken, işten atılan her
insanla, anayasa “tağgir, tebdil ve ilga” edilirken, egemenler ve onların her
soydan, her boydan ve her dinden temsilcisi, eğitimle iş arasında kurdukları
bağlantıyla ve “iyi bir iş için iyi bir eğitim gerekir” iddia ve yalanlarıyla,
utanmadan yeni yetişen gençleri ve ailelerini de “ideolojik esir” kılmaya
çalışmaktadırlar.
Bilinmelidir ki, eğitimle insanlara hangi davranışların, neden, nasıl ve niçin
kazandırılacağını belirleyenler de anayasaları yapanlar da onlardır. Yasaları
yapanlar, kendi yaptıkları yasalarla kendilerini korumakta da, aynı yasaları
çiğnemekte de mahirdirler. Çünkü o yasaların hükmü, asıl olarak yönetilenler,
sömürülenler için geçerlidir; yani toplumun “lanetlileri” için...
İnsanın
insanı sömürüsüne dayanan bir düzende yasalara rağmen ortadan kaldırılamayan
işsizliğe, eğitimin çare olduğunu ileri sürüyor, işte böylesi bir düzenin
sofrasından arda kalanlarla beslenenler ve “hık” deyicileri... Onların bu
iddialarına inanmak ya da inanmamak... Elbetteki herkesin kendi bileceği bir
iştir. Ve her ikisinin de bedeli vardır. Bireysel ya da toplumsal olarak
ödenmesi ya da ödetilmesi gereken...
Ama ben
inanmıyorum! Çünkü onlar yalan söylüyor...
*Ankara
Gölbaşı Lisesi Felsefe Öğretmeni;
atalaygirgin@yahoo.com
****************************************************
GERÇEK VE
DOĞRU
Atalay GİRGİN*
Düşünmenin temel
birimleri, kavramlar, simgeler, imgelerdir... Ve bunların tümü soyuttur.
Dilbilgisinde,
öğrenmeyi kolaylaştırmak için kavramları somut ve soyut, basit ve karmaşık, v.b
ayrımlara tabi tutsalar da, soyutluk niteliği değişmez kavramların... Çünkü
kavram, en genel haliyle, nesne, olgu ya da olayların zihindeki tasarımıdır.
Yani bir soyutlama... Her soyutlama, ister bir
indirgeme olsun isterse bir genelleme, her koşulda bir eksiltmedir.
Dilbilgisindeki
bu ayrımda dikkate alınan en önemli özellik, bir kavramın bilincimizden bağımsız
olarak varolan herhangi bir nesneye ya da varlığa delalet edip etmemesidir. Eğer
bir kavram, bilincimizden bağımsız olarak varolan bir nesneye tekabül ediyorsa,
ona somut olma niteliği atfedilir.
Örneğin : “Ağaç”
kavramı, bir nesnenin karşılığı olduğu için onun somut bir kavram olduğu
söylenir. Özgürlük, mutluluk, iyilik gibi oluş bildiren ya da düşsel, düşünsel
varlıklara yönelik kavramlar, matematiğin tüm kavramları, soyuttur bu anlamda...
Ne var ki, “ağaç” kavramı varolan hiçbir ağacın yerini tutamaz; keza “deniz”
kavramı da hiçbir denizin... Bunun nedeni tüm kavramların soyut olmasıdır.
Bu anlamda, insanların önemli
bir kesiminin sık sık birbirine karıştırdığı ya da birbirinin yerine kullandığı,
“gerçek” de bir kavramdır, “doğru” da...
Düşünmemizin
temel birimleri soyut olduğuna göre, onlarla ortaya koyduğumuz düşünce ve o
düşüncenin taşıdığı, aktardığı bilgi gerçek olabilir mi? Düşüncesini ifade
eden, gerçeği ifade etmiş olur mu? Bu sorunun yanıtını vermeden önce, bununla
bağlantılı üç soru daha sormak gerek : Birincisi, gerçek nedir? İkincisi, doğru
nedir? Bir diğeri ise, bilgi nedir?
Gerçek denilen, bilincimizden
bağımsız olarak varolandır. “Gerçek deyimini özellikle hakikat ve hakikî
deyimlerinden titizlikle ayırmalıdır. Gerçek, somut ve nesnel olarak var
bulunandır. Hakikat’se gerçeğin bilinçteki yansısıdır. Hakikî deyimi hakikatle
ilgili olanı dile getirir.”1
Bundan dolayı gerçek olan, yani gerçek varlık, biz düşünsek de düşünmesek de
varolandır. Gerçek olan’ın en önemli özelliği, zamanda ve mekanda var olmasıdır
ki bu özelliği onun, hareketten, değişimden ve dönüşümden de arî olmayışına
delalet eder.
Gerçek olan’ın karşıtı olarak
düşsel, düşünsel olan’a da kısaca değinelim : Düşsel, düşünsel olan varlık ise
varlığını düşünmemize borçludur. Bu tür varlıklar, düşünmediğimiz sürece yoktur.
Onların bu özelliği, zaman ve mekan dışı oluşlarına da delalet eder ki bundan
dolayı düşsel, düşünsel varlıklar değişmez, dönüşmez, hareket etmez... Bu
özellikleri nedeniyle, bu tür varlıklara, ideal varlıklar da denilir. Bu
varlıklara hareketi, değişimi ve dönüşümü, insan, ancak kendi düşselliğinde
yükleyebilir. Zamanda ve mekanda, yani gerçek yaşamda değil...
Gerçek varlıkla düşünsel varlık
arasındaki bir diğer önemli ayrım da “gerçeklik”tir. Gerçeklik, gerçek varlığın
bir özelliğidir. Düşünsel, düşsel varlığın ise gerçekliği yoktur.
“Doğru” kavramı ise, eğer Öklid geometrisi ya da düzlem geometrisinden söz
etmiyorsak, bilgiye ait bir değerdir. Dolayısıyla soruyu, “doğru bilgi nedir”
haline dönüştürmek gerek. Bunun için de, öncelikle bilginin ne olduğunu
belirlemek gerekiyor.
Bilgi, özne ile nesne arasındaki
ilişkinin sonucunda ortaya çıkan bir üründür. Bilen ya da bilmeye yönelen bir
özne yoksa, tek başına nesnenin varlığı, bilginin ortaya çıkmasına yetmez. Keza
tersi de doğrudur : Bilinebilecek bir nesne yoksa eğer, tek başına öznenin
varlığı da bilginin oluşmasına yetmez...
İnsanın,
kendisinin de bir parçası olduğu, bütünsel olarak nesnel gerçekliği, özel olarak
ise toplumsal gerçekliği ya da bunların içerisindeki tikel, tekil varlıkları,
olay ve olguları bilme, kavrama, anlama ve anlamlandırma yönelişi ve sürecinde
kurduğu bağ ve sonrasında bunu aktarma, bildirme biçimi farklı bilgi türlerinin
de ortaya çıkmasını beraberinde getirmiştir. Çünkü nesnel gerçeklik, çok yönlü
ve çok boyutludur. Bilgi de tekilliği, tikelliği ve tümelliğiyle bu nesnel
gerçekliğe ilişkindir. İşte “bu nedenle bilgi, ait olduğu alan, elde ediliş
biçimi, özne-nesne ilişkisi ve bilgi aktı açısından farklı türlere ayrılır.”2
Ki gündelik bilgi, dini bilgi, sanat bilgisi, teknik bilgi, bilimsel bilgi,
felsefi bilgi, bu farklı bilgi türlerine örnektir.
Buradan hareketle, hangi alanda
olursa olsun, bilginin insan zihnindeki oluşma sürecinde, öznenin nesneyle
kurduğu ilişkide gerçekleştirdiği, algılama, düşünme, kavrama, birleştirme,
ayrıştırma, çıkarsama, v.b işlemler, ortaya konan bilginin bir soyutlama
olduğunun göstergesidir.Ki her soyutlama bir eksiltmedir, dememin nedeni
de budur. Bu eksiltme ise gerçeğe ilişkindir. Bu anlamda, hiçbir bilgi nesnesini
birebir yansıtmaz, yansıtamaz. Örneğin : Foto muhabirleri arasında bile,
“Objektifin objektifliği, subjektiftir” sözü dolaşır.
Doğru bilgi, nesnesine uygun
olan bilgidir. Bir bilgi, nesnesine uygunluğu oranında “doğru” ya da “yanlış”
değerini alır. Dolayısıyla “doğruluk” bilginin bir özelliğidir. Elbetteki
burada, nesnel gerçeklik üzerinden hareket ediyoruz. Çünkü bunun dışında da
bilgiye dair doğruluk ölçütlerinden söz edilir. Örneğin, salt mantık
çerçevesinde, formal anlamda da bir bilginin doğru olduğu ileri sürülebilir.
“Eğer bir bilgi mantık kurallarına uygunsa doğrudur” denilebilir.
Ancak mantık
kurallarına uygun olan her bilgi doğru değildir. Örneğin : “Türkiye’nin nüfusu
70 milyondur. Milli geliri ise 210 milyar dolardır. O halde kişi başına düşen
milli gelir 3 bin dolardır.” denildiğinde, bu çıkarımda ileri sürülen bilgi
mantıksal olarak, biçimsel olarak doğrudur. Ama Türkiye gerçekliğine
baktığımızda bu bilginin, varolan toplumsal gerçekliğe uygun olmadığını tespit
ederiz. Ki bu durumda, yukarıdaki önermelere dayanan çıkarımın taşıdığı bilgi,
gerçeklik açısından, doğru değildir; yanlıştır. Ama bu, gerçekliğe ilişkin
bilginin mantık kurallarına uygun bir biçimde, kendi iç tutarlılığına sahip
olarak ifade edilmesinin gerekliliğini, hatta zorunluluğunu ortadan kaldırmaz.
Çünkü gerçekliğin doğru bilgisi de mantıksal bir tutarlılıkla ortaya konulmayı
gerektirir.
Dolayısıyla,
“doğru bilgi” hem bilgisi olduğu ileri sürülen nesneye ya da gerçekliğe
uygun olan hem de mantıksal tutarlılığa sahip olan bilgidir. Bunun yanı
sıra, “doğru” da her bilgi türünde ortaya konan bilgiye atfedilebilecek bir
değer değildir.
Şimdi asıl
sorumuza dönelim. Soruyu aynen aktarıyorum : Düşünmemizin temel birimleri soyut
olduğuna göre, onlarla ortaya koyduğumuz düşünce ve o düşüncenin taşıdığı,
aktardığı bilgi gerçek olabilir mi? Düşüncesini ifade eden, gerçeği ifade
etmiş olur mu?
Önce şunu belirtmeliyim : İster tekil, ister tikel, isterse tümel olsun, ne
gerçek ne de onun gerçekliği, kendinde bir şey olarak, doğru-yanlış, iyi-kötü,
güzel-çirkin, sevap-günah, kutsal-kutsal olmayan, v.b değerlerini taşır. Ona bu
değerleri atfeden, sosyal bir varlık olan insandır.
İnsanın,
içerisinde yaşadığı gerçekliğe ilişkin düşünmesinin ve ona dair bilgisinin temel
birimlerinin soyutluğu yanı sıra, bu bilginin taşıdığı değeri/değerleri de
dikkate aldığımızda, bir insanın gerçeği söylemesi bir yana, söylediğinin
doğruluğu bile tartışmalı hale gelir. Çünkü “doğru”luk, kişinin ifade ettiği
bilginin, gerçekliğe uygunluğu oranında alabileceği değerlerden biridir. Öte
yandan bu bilgi, bir soyutlama olması anlamında, gerçekliğin eksiltilmesidir.
Son bir nokta
daha : Ne yazık ki gerçek, hiç kimsenin zihnine sığabilecek kadar küçük
değildir...
Sözün kısası
: İnsanın söylediği bir bilgi doğru olabilir ama asla gerçek olamaz...
-----------------------------------
*Ankara
Gölbaşı Lisesi Felsefe Öğretmeni;
atalaygirgin@yahoo.com
1_ Orhan
Hançerlioğlu, Felsefe Sözlüğü, "Gerçek" maddesi, Remzi Kitabevi
2_ Liseler
İçin Felsefe, MEB Yayınları, 2002
***********************************************
"İHLAL” ve NESNELEŞTİRME
Atalay GİRGİN*
“İhlal”; ressam Arzu Başaran’ın resim sergisinin adı. Ama aynı zamanda o,
serginin kendi bütünselliğinde bir nesnenin adı... Estetik bir nesnenin, estetik
bir realitenin...
Platon’un “ideal devlet”inden, başta sanatçısı olmak üzere, tüm ilgililerini
kovdurtabilecek bir etkinlik olan “İhlal”, başlangıcından itibaren, hem haber
hem de köşe yazıları düzeyinde, özellikle günlük gazetelerde geniş yer buldu.
Nesneleştirilip, nesne olarak sunuldu; haber ya da değerlendirme düzeyinde...
Arzu Başaran’ın, bir sanatçı duyarlılığı ve yaratıcılığıyla nesneleştirip, bir
nesne, estetik bir nesne olarak alımlayıcı için ortaya koyduğu yapıtlarını
içeren sergisini ve onun temasını, birçok köşe yazarı ve gazeteci, kendi
bulunduğu yerden, kendi bakışına, görme ve anlama, anlamlandırma ve gösterme
biçimine göre nesneleştirerek, yeni nesneler ürettiler okuyucuları için.
Ancak “İhlal”in, özellikle gazeteci alımlayıcılarınca nesneleştirilmesine ve
sonrasında da okuyucularına bir nesne olarak sunuluşuna damgasını vuran başat
unsur, köşe yazılarından haberlere dek; genelde estetik değerler ve
değerlendirmeler içeren estetik yargılar değildi. Neden? Muhtemeldir ki, sergiyi
ziyaret eden diğer alımlayıcılar için de geçerlidir bu durum ve akabinde aynı
soru... Yani “Neden?” ...
Oysa, genelde kabul gören yaklaşıma göre, her sanat eseri ya da aynı türden tek
tek sanat eserlerini içeren bir sanatsal etkinlik, estetik bir değerlendirmeyi
ve estetik yargıları gerektirir. Bu yargılar, estetik açıdan hangi değerleri
içerirse içersin, üzerinde tartışılır olsa bile, yadırganmaz. Çünkü bilinir ki,
estetik yargılar özneldir. Hem sanatçı hem de alımlayıcı
(izleyici/dinleyici/okur,v.b) için geçerlidir bu...
Sanatçının, yaşadıklarını ya da gerçeklikleri anlamlandırışı, onun kendi
bireyselliğinin düşünsel dehlizlerinde gerçekleşir. Bazı anlarda, bir gonca
gülün, bir kuş kanadının gölgesine bile rastlanmaz bu dehlizlerde... Her şey
açık seçiktir. Her yer apaydınlıktır. Bazı anlarda ise, rastlamak ne mümkün,
küçücük bir ışık huzmesine bile... Kapkaranlıktır her yer... Bazı anlarda ise
tam bir alacakaranlık hüküm sürer bu dehlizlerde...
Elbette ki bunların hepsi düşsel, düşünsel düzeydedir. Bu anlamlandırma
yaşantılara, nesnesine ya da gerçekliğe nedenli uygun olmaya, onu nedenli “tam”
ve “doğru” aktarmaya çalışırsa çalışsın, bunu bildiriş biçiminden, geneldeki
üslubuna ve imleyişine kadar birçok alanda, kaçınılmaz bir biçimde sanatçının
öznelliğidir arz-ı endam eden... Çünkü bunu karakterize eden, sanatçının, an’ın
ya da geçmiş yaşantıların kendisinde bıraktığı izleri, imgeleri, tasnif edip,
gerektiğinde yeniden anlamlandırıp, tasarımlayarak, bildirim haline
dönüştürürkenki düşsel ve düşünsel halet-i ruhiyesidir. Ki bunun bildirim boyutu
aslında, hem özel olarak sanatta hem de genelde, görme ve gösterme biçimiyle
birlikte nesneleştirme konusudur.
Nesneleştirmenin Kaçınılamazlığı ...
Sanattan bilime, dinden felsefeye dek, insanın hangi etkinlik alanında olursa
olsun; betimleme, tanım, yargı, değer, v.b ifadeler içeren her bildirim
nesneleştirilmiş olana ilişkindir. Nesneleştirilmemiş olan, “şey”liğiyle kaim
olan hiçbir şeye ilişkin bildirimde bulunulamaz. Nesneleştirmek, özne konumuna
haiz bir insanın ya da bir varlığın, her daim bir nesneyle, en azından düşsel,
düşünsel, duygusal ya da bedensel boyutuyla ilişki kurmasını; onu,
kabullenemese, varlığını içine sindiremese, yok etmek ya da ondan kurtulmak
istese bile, her koşulda onu önemsemesini, ciddiye almasını gerektirir. İster
düşsel, düşünsel bir varlık olsun, isterse bilincimizden bağımsız olarak varolan
gerçek bir varlık olsun, ilişki kurulmamış olan hiçbir şey nesneleştirilemez.
Yeri geri gelmişken, belirtmeden de geçmeyeyim : “Nesneleşme ve Özgürleşme
Sorunu Üzerine-kendi olmak ya da olamamak-” adlı akademik bir çalışmada,
yanılsamalı bir biçimde “nesneleşme”den söz edilse de, “Nesneleştirmek, bir
varolana yönelmeye işaret eder”1 , hükmüne yer verilir, ki bu konumuz bağlamında
anlamlı ve yerinde bir düşüncedir.
Bu anlamda da, kalıtsal ve birikimsel düzeyde tüm insan başarımlarının ifadesi
olan kültür, tarihsel ve güncel boyutuyla, zamanın ve mekanın dününde ve
şimdisinde yer alan ve yalnızca insanın nesneleştirdiklerini ve diğerleri için
bir nesne olarak ortaya koyduklarını ya da koyabildiklerini içerir. Ki onun
içerisinde insan tarafından nesneleştirilmeyen, kendiliğinden nesneleşen, hiçbir
şey yoktur. Çünkü, insan dahil, herhangi bir varlığın kendi başına, kendi
kendine “nesneleşme”si söz konusu değildir. Dolayısıyla ortada bir “nesneleşme
sorunu” ya da gerçekliği değil, bir nesneleştirme sorunu ve gerçekliği vardır.
Nesneleştirmek genelde, düşünen her canlı varlığın, özelde ise düşünen bir
varlık olarak insanın, biyolojik anlamda yaşamını sürdürebilmesinin bile temel
koşuludur. Bundan dolayı nesneleştirme kaçınılmazdır. Çünkü nesneleştiremediği
sürece, biyolojik yaşamını bile sürdüremeyecek bir varlık olan insan,
yeryüzündeki ve doğa karşısındaki tüm başarımını bu etkinliği ve yeteneğiyle
gerçekleştirir. Dolayısıyla, nesneleştirmenin temelindeki koşul düşünmektir.
Düşünme etkinliği ise bir nesneleştirme etkinliğidir; fiili ve potansiyel
boyutuyla birlikte... Bu iki boyutuyla, insanın düşünmesinin ve dolayısıyla
nesneleştirmesinin belirlenmiş bir sınırı yoktur. O her şeyi düşünebilme
yeteneğiyle önce potansiyel sonra da gücü ve olanakları ölçüsünde fiilen
nesneleştirerek, başkaları için nesne haline getirebilen, nesneler üretebilen
bir varlıktır.
Nesneleştirmenin potansiyel boyutun dışına çıkmaması, başka insanlar için bir
nesne kılınmaması, onun görsel, yazınsal ya da dilsel boyutta
dışsallaştırılmamış, bir düşünceye, bir davranışa dönüştürülmemiş olması
demektir. Varlığın çok yönlü ve çok boyutlu oluşunun ya da insanın, onu düşünme,
bilme, anlama, kavrama, anlamlandırma, açıklama ve onunla bir biçimde bağ kurma
etkinliğinin çok farklı biçimlere bürünmesinin, nesneleştirmenin kuvveden fiile
dönüşmesinde, birbirinden farklı ve değişik bilgi türlerini, bildirme
etkinliklerini olanaklı kıldığı bir hakikattir. Ki dünden bugüne bilimsel,
dinsel, sanatsal, felsefi, v.b düşünmeden, bilgiden, etkinlikten söz ediyorsak,
bunun en önemli nedeni de budur.
Nesneleştirme Sorunu, Görme Biçimlerinin
Farklılığı Sorunudur
Sanattan siyasete, dinden bilime, vb. dek, hangi alanın damgasını taşırsa
taşısın, hangi bilme ve bildirme etkinliği alanında olursa olsun, nesneleştirme,
insanın, geçmişten bugüne, bulunduğu en küçük alandan başlayarak, tüm yeryüzünü,
adım adım evreni, kendi düşünsel, duygusal ve bedensel boyutuyla üretim ve
tüketim zincirine eklemleyerek, kendini var kılma, kendisi gibi olanları koruma,
yaşatma, mutluluk ve refahını sağlama ve aynı zamanda da biçimlendirme
eylemliğini içerir. Hem kendisi gibi olanlara hem de ötekine yöneliktir bu
biçimlendirme eylemliliği... Bu ise, dünya-evrensel bir boyutta içerisinde
yaşanılan ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel v.b koşullarda, varolanın
nesneleştirilmesinde farklı görme ve gösterme biçimlerinin kaçınılmazlığı da
demektir. Ki bu, burada özel olarak üzerinde durmayacak olsam da, siyasal ve
ideolojik bir sorundur. İktidar ve karşı-iktidar sorunudur; ölmenin ve
öldürmenin meşruluğu sorunudur, ve ilh...
Farklı görme ve gösterme biçimlerinin kaçınılmazlığı, aynı nesnelerin, aynı
bilme ve bildirme etkinliği alanı açısından bile olsa, farklı kişiler
tarafından, onların nereden, nasıl ve nereye, niçin baktıklarına bağlı bir
biçimde çok değişik, hatta birbirine karşıt olabilecek düzeyde
nesneleştirilmelerini de olanaklı kılar. İşte, yanılsamalı bir biçimde ifade
edilen ve gerçeklik addedilen “nesneleşme” sorununun değil, aksine bir
nesneleştirme sorununun varlığına delalet eden durumun nedeni de budur.
İnsan hem kendini hem de ötekileştirdiğini, zamanın ve mekanın herhangi bir
yerinde ve herhangi bir anında, salt düşünsellik düzeyinde kalarak ya da
dışsallaştırarak nesneleştirebilen ve dolayısıyla ötekileştirdiğince de
nesneleştirilebilen bir varlıktır. Ötekileştirilen ve görme biçimlerindeki
farklılık girdiğinde işin içine, nesneleştir(il)me çetrefilleşir ve bir sorun
olarak karşımıza çıkar. Ama bu, içerisinde yaşanılan toplumsal gerçeklik
koşullarında ve ötekileştirdiklerimizce ötekileştirilebilir olduğumuz koşullarda
da kaçınılmazdır.
“Görme Biçimleri” adlı kitabında John Berger, “Bir şeyi gördükten hemen sonra,
aynı zamanda kendimizin görülebileceğini de fark ederiz. Karşımızdakinin gözleri
bizimkilerle birleşerek görünenler dünyasının bir parçası olduğumuza bütünüyle
inandırır bizi.
Karşıdaki tepeyi gördüğümüzü kabul edersek o tepeden görüldüğümüzü de kabul
etmemiz gerekir. Görüşün iki yanlılığı konuşmanın iki yanlılığından daha
baskındır. Çoğu zaman konuşma bu görme-görülme işlemini dile getirme çabasıdır.
“Sizin her şeyi nasıl gördüğünüz”ü benzetmeyle ya da doğrudan açıklama
çabanızla, “onun her şeyi nasıl gördüğü”nü anlama çabanızdır”2 der. Bu
“görme-görülme” ilişkisi en azından potansiyel düzeyde bir nesneleştirme ve
nesneleştirildiğini bilmedir. Konuşma ise, nasıl görüldüğünüzü, bir başka
deyişle öteki tarafından nasıl nesneleştirildiğinizi anlama çabası...
Nesneleştirilmenin sorun olarak görüldüğü, “nesneleştiriyor” diye ötekine ya da
herhangi bir varlığa itiraz edilmeye, eleştiri yöneltilmeye başlandığı an,
aslında yapılan nesneleştirmenin kendimizinkiyle uyuşmadığını, çeliştiğini,
çatıştığını fark ettiğimiz andır. Bunun sorun olarak kavrandığı ve ardı sıra
eleştirinin olabildiğince üst perdeden dile getirildiği, neredeyse yegâne
nesneleştirme, insanın nesneleştirilişidir. Oysa her insan, bulunduğu yere,
konuma, o an ki halet-i ruhiyesine ve ilişki biçimine göre, bazı anlarda
nesneleştirmek kadar nesneleştirilmekten de haz alır. Örneğin, aşk
ilişkisinde...
Aşk, yani yaşanan her gerçek aşk, hükmü meri olduğu sürece, özne/nesnelerin
birbirlerini nesneleştirdikleri bir ilişkidir. Aşk’ın tarafları, birbirlerini
olumlu değerler ve niteliklerle nesneleştirirler ve kimsenin itirazı, eleştirisi
yoktur buna; hatta hoşlarına gider. Ancak,aşk’ın hükmünü tarih kılan bir terk
ediş ya da terk ediliş ya da bir ihanet arz-ı endam eylemeye görsün, bu kez
tarafların nesneleştirmeleri, en hafifinden birbirlerini rahatsız, huzursuz
edecek denli acımasız, nefreti ve öfkeyi tetikleyen; geçmişte yaşanan ve
birlikte ürettikleri, paylaştıkları tüm güzellikleri çiğneyip geçen,
unutturuveren, bir boyut kazanır. Ki hiç kimse istemez, kabullenemez bu tür bir
nesneleştirilmeyi... Çünkü neredeyse tüm olumsuz değer ve nitelikler yüklenir
insana. Bu nesneleştirme, kişi olarak insanın değeri ve değerlerine aykırıdır.
Nesneleştirmenin, yukarıda ve örnekte belirtilenlerle birlikte, olumlu ve
olumsuz anlamda değer ve nitelikler atfetmeyi içerdiğini kavradığımızda,
“nesneleştirilmiş” olmaya itirazın, eleştirinin asıl nedenini de anlamak mümkün
hale gelir. Sorunun, eleştirinin, asıl olarak insanın nesneleştirilişi temelinde
dile getirilmekte oluşunu da dikkate aldığımızda, karşımıza ayan beyan çıkan
şudur : Değer ve değerler sorunu. Bir başka deyişle sorun, yani “insanın
nesneleştirilişine” eleştirinin, itirazın nedeni, “insanın değeri ve değerleri”3
sorunudur.
Ancak sorun, bu boyutta ve temelde ele alınıp değerlendirilmesi, tartışılması
gerekirken, itiraz ve eleştiri, yanılsamalı bir biçimde, insanın önemli bir
vasfı olan nesneleştirmeye ve nesneleştirilmeye yöneltilmiştir. Ki aslında
yapılması gereken eleştiri ve itirazın, nesneleştirmeye ya da zamanın ve mekânın
herhangi bir anında ve yerinde nesneleştirilişe değil; aksine bunun hem genel
olarak “insanın değeri ve değerleri”ne, hem de özel olarak söz konusu edilen a
ya da b bireyinin “değeri ve değerleri”ne uygun olup olmayışı temeli üzerinde
yükselmesi ve ona yönelik olması gerekir. Ki Arzu Başaran’ın “İhlâl”inin de,
onda 3 yıl öncesinden başlayan yolculuğunun hareket noktasının da bu olduğunu
düşünüyorum.
Güzelin ve Çirkinin Ötesinde Bir “İhlal”
Söyleşilerinde “Çocukların nesneleştirilişi” gibi ifadeleri kullansa da, Arzu
Başaran’ın “İhlal” adlı sergisini ete kemiğe büründüren, onun görme biçimine,
değerlerine, düşüncelerine de bağlı olarak, genelde insanın, özelde ise çocuğun
“değeri ve değerleri”ne aykırı bir biçimde nesneleştirilmiş oluşudur. Ve
Başaran, bu noktada itirazını, eleştirisini, kendi görme ve gösterme biçimi
ekseninde, farklı bir nesneleştirmeyle, alımlayıcılarının önüne, “İhlâl” adlı
bir estetik nesne, estetik bir realite olarak koymuştur. Arzu Başaran, serginin
başlığını “İhlâl” olarak belirleyiş gerekçesini, “Hem hak ihlalinin altını
çizmek hem de sergiyi oluşturan resimlerin izleyicide bırakacağı huzursuzluk,
rahatsızlık daha da önemlisi yüzleşmeyi sağlamak” diye belirtir. Aslında,
Başaran’ın cümlesinin “hem de” ile başlayan ikinci kısmı da bir ihlâldir. Ama
bu, “İhlâl”in ihlâlidir; alımlayıcısına yönelik, düşündüren, sorgulatan,
huzursuz eden, vicdanen yüzleşmeye zorlayan bir ihlaldir.
Her nesneleştirme bir ihlâl olmasa da, her ihlâl, her koşulda bir
nesneleştirmedir. An’da gerçekleşebileceği gibi, an’dan başlayarak geleceğe de
dönük olabilir. Bundan dolayı, genel de İhlâl; öznenin, ötekileştirdiğini ya da
ötekiler için herhangi bir varolanı, kendi düşünceleri, inançları, ihtiyaçları,
çıkarları, beklentileri, yaptığı iş ve amacı ekseninde, görme biçimiyle
başlayan, gösterme biçimiyle şekillenen, tüketime, manipülâsyona ve/ya da
yeniden üretime dönük “yeni” bir nesne olarak, görsel, düşünsel, duygusal,
bedensel düzeyde ortaya koyuşu veyahut da onu tüketişiyle, kullanışıyla
tamamlanan bir nesneleştirmedir. Ki öznenin, herhangi bir varolanı görüşünü,
görme biçimini başat düzeyde etkileyen ise, düşünceleri ve inançlarıdır.
“İhlâl”in ressamı Başaran için de geçerlidir bu... Keza Başaran’ın, bir insan ve
bir sanatçı olarak “değeri ve değerleri” gösterme biçimine de damgasını vurur,
kaçınılmaz olarak...
“İhlal”in ihlalini güzelin ve çirkinin ötesinde, yani estetik değerler içeren
estetik yargıların ve değerlendirmelerin ötesinde alımlamaya, anlamaya ve
anlamlandırmaya neden olan ise, onun konusu bağlamında çocuğun “değeri ve
değerlerini”, eleştirel bir biçimde düşünsel ve duygusal olarak yeniden
ürettirmeye, alımlayıcısını vicdanen yüzleşmeye, hesaplaşmaya zorlayarak, fark
ettirmeye yönelik olmasıdır. Burada belirleyici öneme haiz olan ise Başaran’ın
gösterme biçimidir. Sanatçının gösterme biçimini, herhangi bir insanın gösterme
biçiminden ayırmak gerekir. Sanatçı, duyarlılığını ve yaratıcılığını herhangi
bir işi yapabilme becerisiyle birleştirip, estetik bir ürünü, yaratıyı ortaya
koyabilen insandır. Onun duyarlılığı görme biçiminde içselken, yaratıcılığı,
anlamlandırışı, imleyişi, farklılığı, özgünlüğü, özellikle görsel ya da plastik
sanatlarda, gösterme biçiminde dışsallaşır. Ki “İhlal” duyarlılığın ve
yaratıcılığın, içerik ve biçim olarak bütünleştiği bir estetik etkinlik olarak
alımlanır.
Arzu Başaran, genel olarak “İhlâl”de, özel olarak ise çizgi ve lekelerden oluşan
tek tek resimleri ve desenlerinde, duyarlılığın ve yaratıcılığın, içerik ve
biçimin bu bütünselliğini sağlarken; Platon’ca lanetlenebilecek, sanatçılığı
yadsınabilecek bir eyleyişi gerçekleştirir. Onun resimlerindeki, desenlerindeki
çocukları, muhtemeldir ki, herşeyin bir ideasının yer aldığı Platon’un idealar
dünyasındaki “çocuk ideası”ndan çok uzaktır. Başaran’ın çocukları kimi zaman
ağızsız, gözsüz, burunsuzdur; kimi zaman dudaklarına bir tebessüm tutunmuşken,
gözleri belirsiz olandır; kimi zaman, şiddetin izini taşıyan kırık dişleriyle,
kanayan ağızlarıyla dururlar alımlayıcısının karşısında... Neredeyse hepsinde de
yaralayan, kanatan bir hüznün, acının; yoksunluğun, “değeri ve değerleri”
çiğnenmişliğin, yoksayılmışlığın dışavurumu...
Bu dışavurumun karşısında, ahlaki, sosyal ve insani olan ayağa kalkerken,
estetik değerler ve yargılar paranteze alınır elbette. “İhlâl”in, salt güzelin
ve çirkinin, salt iyinin ve kötünün, salt doğrunun ve yanlışın ötesinde
olmasının da nedenidir bu... Çünkü Arzu Başaran, bir şeyi, önemli ama unutulan
ya da anımsanmak istenmeyen bir şeyi anımsatır alımlayıcısına :
Sosyalleştirdiğin her şeyden sorumlusun, hem de ömrünün sonuna dek4.
Sosyalleştirdiklerimiz ise çocuklar, çocuklar, çocuklar... Gözlerimizi, kendi
gözlerimiz kılamadığımız sürece, “değeri ve değerleri”yle görüp
kavrayamayacağımız çocuklar...
Bitirirken demek istiyorum ki, “İhlâl”, bir sergi salonunun sınırları içinde
kalmamalı. Türkiye’nin dört bir yanında, başta kendisine konu olan çocuklarla ve
onların büyükleriyle buluşmalı. İnsan hakları kuruluşları, üyeleri hak
ihlâllerini yaşamlarının birçok alanında yaşayan işçi sendikaları, öğretmen
sendikaları el ele verip, ilden ile, ilçeden ilçeye, kasabadan kasabaya,
mahalleden mahalleye, köyden köye, tabir-i caizse, bitimsiz bir turneye
çıkarmalı “İhlâl”i... “İhlâl”in ihlali, yankı bulmalı her yerinde Türkiye’nin...
Aslında, gözlerimizi kendi gözlerimiz kılıncaya dek; çevremizde olup bitenleri
kendi gözlerimizle görmeye başlayıncaya dek, demek istiyorum. Ama sorular sökün
ediyor aklımda : Gözlerimizi, kendi gözlerimiz kılmak, nasıl mümkün olacak? Ne
zaman ve hangi koşullarda mümkün olacak? Daha temel bir soru yanı başında
bunların : Gözlerimizi kendi gözlerimiz kılmak nedir? Sorular bitimsiz...
Yanıtlar muhtelif... Yanıtlar çetrefil... Ve her yanıt girişimi, yeni sorulara
gebe... Susuyorum; “İhlâl”in ihlâline bırakarak kendimi... Susup kapatıyorum
gözlerimi; “İhlâl”in ihlâlinin ağırlığı bilincimde...
____________________
* Felsefe Öğretmeni; atalaygirgin&yahoo.com
1 Dr. Çetin Veysal, Nesneleşme ve Özgürleşme Sorunu Üzerine, sy.9, Tekağaç
Yayınları, 2005.
2 John Berger, Görme Biçimleri, sy. 9, Metis Yayınları, 2003.
3 İoanna Kuçuradi, İnsan ve Değerleri, Türkiye Felsefe Kurumu , 1998.
4 Bu ifadeyi İ. Kuçuradi’nin yazdığı şu satırlardan esinlenerek yazıyorum. İ.
Kuçuradi, “Çağın Olayları Arasında” adlı kitabında şöyle der : Saint-Exupèry’nin
Küçük Prens’ini okumuş olanlarınız, Küçük Prens’in tilkiyle evcilleştirme
konusundaki konuşmasını anımsayacaklardır. “Evcilleştirmek ne demek?” diye
inatla soran Küçük Prens’e tilki, “evcilleştirmek bağlar yaratmak demektir” diye
karşılık verir ve bu bağların nasıl yaratıldığını anlattıktan sonra, şunu ekler
: “ ama insanlar bu hakikatleri unuttu. Evcilleştirdiğin her şeyden sorumlusun,
ömrünün sonuna dek.” Çağın Olayları Arasında, sy. 10, Ayraç Yayınevi, 1997.
|